<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251</id><updated>2011-07-14T15:31:01.906+02:00</updated><title type='text'>memin.in</title><subtitle type='html'>içimden geçenler mi? evet</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>50</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-642020718190980364</id><published>2007-12-29T03:09:00.000+02:00</published><updated>2007-12-29T03:11:41.720+02:00</updated><title type='text'>şizoid b.k</title><content type='html'>sırf kendini üzmemek için birilerini üzmeye alışmak kalbi taşlaştırır mı? yoksa bu büyümenin bir başka tanımı mıdır? ben çok üzülüyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-642020718190980364?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/642020718190980364/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=642020718190980364&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/642020718190980364'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/642020718190980364'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2007/12/izoid-bk.html' title='şizoid b.k'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-8612365041042238768</id><published>2007-08-09T22:10:00.000+03:00</published><updated>2007-08-09T22:12:36.187+03:00</updated><title type='text'>bir neni hayat felsefesi</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:Garamond;font-size:130%;"&gt; &lt;p&gt;Diogenes was asked, "What is the difference between life and death?&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"No difference."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Well then, why do you remain in this life?"&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Because there is no difference."&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;ya sanırım ben de böyle yaşıyorum. heheh. &lt;a href="http://members.optushome.com.au/davidquinn000/Diogenes%20Folder/Diogenes.html"&gt;kaynak&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-8612365041042238768?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/8612365041042238768/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=8612365041042238768&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/8612365041042238768'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/8612365041042238768'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2007/08/bir-neni-hayat-felsefesi.html' title='bir neni hayat felsefesi'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-2926640275653201736</id><published>2007-07-15T21:08:00.000+03:00</published><updated>2007-07-15T22:28:46.015+03:00</updated><title type='text'>ayrık</title><content type='html'>geçenlerde şans eseri bişey öğrendim. öğrendiğim şey üstüne düşünüyorum bir kaç gündür. biraz da aratırma yaptım, yapıyorum. çok eğlenceli ve garip noktalara ulaştım hemen paylaşmam lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;öğrendiğim şey şuydu: babam benim mental (kafa yapısal?) olarak sağlıklı ya da normal olmadığımı düşünüyormuş. annem ve babam dayımın da şizofrenik durumları olduğunu düşünüyorlardı. bu yüzden ne düşünebileceğini biraz düşündükten ve araştırdıktan sonra benim şizoid olduğumu düşündüğünü farkettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şizoid ne demek? şizoid özetle şu demekmiş &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Schizoid"&gt;[1]&lt;/a&gt;: insan ilişkilerine ve sosyal hayata ilgisiz olan. kaynak olarak gösterdiğim wikipedia'da bunun etkileri ve sonuçları hakkında çok detaylı bilgilere ve araştırmalara ulaşabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şimdi. öncelikle şunu belirteyim, çok normal bir insan olmadığımın farkındayım. normal, sıradan olmamak için de çaba sarfeden biriyim. fakat bunu yalnızca şekilsel biçimde ben farkılıyım diyerek ya da ben öyleyim böyleyim diyerek yapmaya çalışmıyorum. "hasta", "farklı" olarak tanımlanmaktan çok büyük bi keyif almıyorum. ama her insanın olduğu kadar biriciğim (unique) ben de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;daha önce bir çok kereler söylediğim gibi aslında buraya yazarak en çok kendimi tanımaya ve anlamaya çalışıyorum. mühendislikten gelen bir düşünce yapısı ile bir şeyin en işe yarar şekilde kullanılması gerektiğine inanıyorum. burdaki şey tanımı insanlar için de geçerli. kendimi yeterince tanıyabilir ve anlayabilirsem, dünyaya en çok katkıyı sağlayabileceğime inanıyorum. bu yüzden kendimi tanıma çabam sürüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tanımlar ikiye ayrılır: definitive ve declarative olarak. bu isimleri uydurdum. ama şimdi altlarını dolduracağım. declarative tanım: bir nesneyi göstererek "bu kalemdir." dersiniz. bu nesnenin biçiminden, şeklinden, kullanım amacından bağımsız olarak o nesne artık kalemdir. kalem iyi bir örnek olmadı belki. başka bir örnek verelim. bir insana "sen kralsın" dersiniz, ya da o der farketmez. krallık konumunun belli özellikleri vardır. hükmeder, yönetir, imtiyazlıdır, haklarını çocuklarına aktarabilir vb. bir insan bunları yapamadığı halde o kişiye kral deniyorsa bir sorun var demektir. bakıldığında adı kraldır ama krallık özelliklerini tam olarak yerine getiremiyordur. shakespeare'in macbeth karakteri de bu kavram üzerine kuruludur. kendisi kral olmuştur fakat kendinden sonra duncan'ın (?) çocukları kral olacaktır. bu yüzden krallığının altını hiç bir zaman tam olarak dolduramaz ve bunun anksiyetesini yaşar. "adı" kraldır, "kendi"sinin krallığı tartışılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;definitive tanım ise bir şeyin olduğu halden kaynaklanarak aldığı bir isimdir. bir çubuk bir şeylere sürtüldüğünde o şey üzerinde izler bırakabiliyorsa, bu izler ile birşeyler anlatılabiliyorsa, adı ne olursa olsun o çubuk bir "kalem"dir. bir insanın bütün ülkede hükmü geçiyosa, çocuklarına haklarını devredebiliyosa v.b. o insan o ülkenin kralıdır. daha doğru olabilmesi için bu yaptığım açıklamaların altını biraz daha doldurabilirim ama okuyucunun iyi niyetine dayarak konuyu daha fazla değıtmak istemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;rasyonel dünya bir şeyleri tanımlamak, tanılamak üzerine kurulmuştur. tanımladığınız şeyi artık "bilirsiniz". bilmemenin verdiği korku, endişe ve tekinsizlik duygusu yerini tanışıklığın, bildikliğin, yalnız olmadığınızın (çünkü sizin hissettiklerinizi hisseden ve bu tanımı paylaşan başkaları da vardır) verdiği güven duygusuna bırakır. bu yüzden tanımlamak hayatımızı kolaylaştırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;benim için birilerinin beni herhangi bir şekilde tanımlaması önemli değil. çünkü aynı adım da olduğu gibi böyle bir tanım öncelikle declarative'dir. birileri bana emin demiş, başkası memin demiş. ne farkeder ki? fakat bu şizoid olayını biraz araştırdım. tanımlar, deneyimler, içsel ve dışsal görünümler bana bayaa bi uydu. şimdi diyebilirim ki bende şizoid kişilik bozukluğu var. hemen açıklayalım, şizoidlik bir hastalık değil, bir kişilik bozukluğu (personal disorder).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tanımlar üzerine konuşmaya devam edelim. tanımlarının bana uyması, benim şizoid olmam ne anlam ifade ediyor? evet başka şizoidlerle ortak özellikler taşıyoruz, benzer olaylara benzer tepkiler veriyoruz. ama eee? yine de her birimiz biriciğiz. bunu bilmek bize ne kazandırıyor? aslında bu rasyonelitenin temel açmazlarından biridir. matematikte her zaman iki artı iki dört eder. fakat gerçek hayat hiç bir zaman öyle değildir. iki tane 1 rakamı birbirinin aynısı olarak ele alınabilse de iki tane elma hiç bir zaman birbirinin tıpatıp aynısı değildir. fakat işlerimizi kolaylaştırması açısından ikisini birbirine denk olarak düşünürüz, ikisini ayrı ayrı tanımlamamak için. sayıları ve isimlendirmeyi kolaylık açısından daha çok işlevsel olarak ele alırız. benim şizoid olarak tanımlanmam benim diğerleriyle aynı özellikleri taşıdığım anlamına gelmiyor. fakat yine de ortak özellikler taşıyoruz. benim de amaçladığım bu zaten. başka insanların deneyimlerinden de yararlanmak. -- bu paragraf biraz anlamsızlaşmaya başladı, burda keselim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;başka bir konu: benim şizoid olduğumu düşünen insanların tepkisi. örneğin patronum bana acıyor ve bana yardımcı olmaya çalışıyor. garip di mi? babam da beni sonsuz özgür bırakmış durumda. aslında yıllardır çabaladığım şeylerden birisi bu. sonsuz özgür olabilmek, davranışlarımdan dolayı sorumlu tutulmamak, istediğim gibi hareket edebilmek. hoş bunun mümkün olamayacağını evangelion söylüyordu ama olsun. ben denedim. kendi yolumu kendim çizmek istedim. neyse bu insanlar beni anlamaya, bana yardımcı olamaya çalışıyorlar. bu garip bi durum. bana özel bir ilgi gösteriyorlar. benim normal olmadığımı düşünüyorlar. daha fazla açıklayamayacağım ama bu garip bir durum bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir de ben şimdi şizoidim ya. hehe. benim kişiliğimde bozukluklar var. "normal" insanlar gibi düşünmüyorum, düşünemiyorum, davranmıyor ve davranamıyorum. bu da garip değil mi? hoş tabii böyle bir tanımı yapmadan önce de bunlar geçerliydi ama şimdi daha bi başka sanki. böyle bir tanım yapıldıktan sonra düşündüğüm, yaptığım şeylerin başka insanlarınkinden biraz daha farklı olduğunu biliyorum artık. bu yüzden insanlarla kuracağım ilişkiler biraz daha tekinsiz olacak artık. hmm. peki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aslında şizoidliğin tanımına nasıl da uyduğumun örneklerini de vermek isterdim, yani okuyunca anaa, dedim bunlardan bana çok uyuyor. ama üşeniyorum şimdi. bi de bakın ben şöyleyim böyleyim demeyi pek sevmiyorum. çok declarative geliyor. hehe. bunu söylememiştim sanırım: ben declarative tanımları sevmem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;neyse böyle işte. kendime bir tanım daha buldum. hem de bayaa definitive. ayrıca benim gibi insanlara davranışı bozuk da deniyormuş. bilelim yani bunu. ona göre yaşayalım. bu arada şizoidlik ile şizofreni birbirinden çok ayrı şeyler. yalnızca ikisi de ayrık anlamına gelen schiz- kökünden geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;saygılar, sevgiler...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-2926640275653201736?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/2926640275653201736/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=2926640275653201736&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/2926640275653201736'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/2926640275653201736'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2007/07/ayrk.html' title='ayrık'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-5087076162272376806</id><published>2007-06-28T18:53:00.000+03:00</published><updated>2007-06-28T18:57:46.067+03:00</updated><title type='text'>pure and innocent</title><content type='html'>oha yaa. ben ne saf ve temiz bi insanım. bi de dürüst. ondan yaşayamıyom bu hayatı. çok acı yahu. neyse, herkes beni süper hin, kurnaz ve iş bilir biliyo. varsın şanım yürüsün anasını satayım...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-5087076162272376806?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/5087076162272376806/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=5087076162272376806&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/5087076162272376806'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/5087076162272376806'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2007/06/pure-and-innocent.html' title='pure and innocent'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-8457679944497165372</id><published>2007-06-18T09:26:00.000+03:00</published><updated>2007-06-18T09:31:05.297+03:00</updated><title type='text'>mutluyum ben</title><content type='html'>Çok mutluyum yaa. Mutlu olunca buralara pek yazılmaz gerçi. Bunu da noktafa dedi, yazsana diye. E adam haklı. Bi şeyler paylaşıyosak okuyanlarla mutluluk da paylaşmak lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bünyem uzun süredir iyi hissetmek için bahane arıyodu. Ve sonunda bi tane buldu, buldum, bulduk. Hmm. Sanırım o beni buldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bi şarkı vardı: aşik desen değilim, bir harmanım bu aksam, diyordu. An itibariyle sozleri ben uydurmuş olabilirim. Evet. Aşık değilim sanki ama aşık gibiyim de bi yandan. Pek mutluyum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son 1 haftadır olaylar cok guzel gelişti. Yeni telefonum da çok güzel. Eheh.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durum şöyle sanki: Kaldirimin kenarında dengemi sağlamaya çalışarak yürürken birden dengemi kaybettim. Ve kendimi bir anda bir kızın kollarında buluverdim. Haha kim bu kız yaa?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Walla bünyem sevgiye susamış, haberim yok. Hayatıma bir guneşin doğduğu şu günlerde kendime mutluluklar, patronuma da allahtan sabır diliyorum. Eheh patrona kitap yazdiricam yakinda: "Bir Nihiliste Nasıl iş Verdim ya da Becerikli de Pezemenk"&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-8457679944497165372?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/8457679944497165372/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=8457679944497165372&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/8457679944497165372'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/8457679944497165372'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2007/06/mutluyum-ben.html' title='mutluyum ben'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-5144054317739096080</id><published>2007-05-21T01:31:00.000+03:00</published><updated>2007-05-21T02:34:00.811+03:00</updated><title type='text'>doymayan anorgul</title><content type='html'>yıllar önce milliyet gazetesi bir çizgi roman eki vermişti. daha doğrusu bir çizgi hikayeyi 4 bölüm halinde vermişti. o yıllarda ben bilmezdim fantazi edebiyatı nedir. yüzüklerin efendisinin henüz türkçe'ye çevrilmediği yıllardı. ama bu çizgi öykümüz bir fantazi hikayesiymiş. konusu kısaca şöyleydi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;köylerde ilüzyon numaraları ile para kazanmaya çalışan bir sihirbaz vardı. böyle kaybetme numarası falan yaparak tavuk alıyodu insanlardan. sonra bi de küçük bi adam vardı. 20 küsürlerinde olduğunu söylemesine rağmen 7 yaşında falan gösteriyodu. bunlar bi şekilde tanışıp büyücünün dağ başındaki evine gidiyorlardı. bu küçük adamın aslında bir "orman cini" olduğunu ve çok uzun yaşadıkları için böyle küçük gösterdiğini söylüyodu büyücü. "orman cini"nin elf'in türkçesi olduğunu bilmiyoduk tabii o zamanlar. sonradan bir de kaslı bir savaşçı katılıyordu bunlara bir şekilde. bunlar bir "party" oluyorlardı ve birazdan bahsedeceğim bir maceraya atılıyorlardı beraberce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;party'miz toplanırken başka bir yerlerde iki tane garip adam taşlaşmış bir ordunun yanından falan geçip bir binaya giriyorlardı. herkesin ve herşeyin taşlaşmış olduğu bu binada "doymayan anorgul" dedikleri bi şeyi uyandırmaya çalışıyolardı. bu anorgul da böyle kocaman, iki katlı bina gibi bişeydi. tahtında oturuyordu. güya bunlar (ki ikisi ikiz kardeşmiş) anorgul'u uyandırınca ona ve ordularına hükmedebileceklermiş. bi de bu ikisinin arasındaki konuşmalar hep düşünce balonu şeklindeydi. meğer ikisi aralarında telepati kurabiliyorlarmış. ortamı düşünsenize, taşlaşmış uşakların, askerlerin, atların arasında hiç konuşmadan bişeyler yapmaya çalışan iki tip.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;efendim bunlar anorgul'un yanında bişeyler okuyup falan uyandırıyorlardı elemanı. eleman da uyandığı gibi iki eliyle adamları çat diye yakalıyodu. bunlar "itaat et bize" falan derken bir anda durumu kavrayıp, "noolur yemeyin bizi yüce anorgul" diye yalvarmaya başlıyorlardı. anorgul da bi kahkaha atıp, "ne yiycem lan sizi" diyodu. adı "doymayan anorgul" ya ondan bunlar da herşeyi yediğini sanmışlar. böyle böyle diye anlatınca, anorgul da "len ibişler," diyodu, "ben çok yediğimden değil, bilgiye doymadığımdan bana bu ismi verdiler, şimdi yeniden uyandığıma göre, bilgiye devam." sonra efendim bu telekipatiklerden birini yanında tutup, diğerini de ordusunun yanına verip, ordusunu yeni seferlere yolluyordu. böylece ordusu ile kendisi arasında özel hat çektirmiş gibi oluyodu. istediği zaman bedavaya konuşabiliyodu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;anorgul'un ordusu gidip kütüphaneleri falan yağmalıyodu. kütüphanedeki kitapları da anorgul'a götürüyodu. anorgul da kitapları hazmederek yeni bilgiler ediniyordu. bu işi kitapları okuyarak mı yapıyordu, yiyerek miydi hatırlamıyorum. bu arada kütüphanedekiler de halk falan değildi. sakallı sakallı felsefeci tiplerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sonra da işte başta toparlanan "party"miz, anorgul'u öldürerek bu "zorbalık"larına son veriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şimdi düşündüm de yeniden, genel olarak fena da değilmiş hani konusu. ama bu öyküde beni en çok etkileyen ve yıllardan aklımdan çıkmayan şey anorgul'un doymama durumuydu. bilgiye açlık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;geçenlerde bi arkadaşla yazışırken, ona hayatımı oluşturan şeylerin ne kadar da değersiz olduğundan bahsettim. tabii bunu anlamasını beklemiyordum. sonra düşündüm. beni çok uzun süredir tanıyan bu insana desem ki: sence benim için en değerli olan şey nedir? kesinlikle beklemediğim ve beni hiç tatmin etmeyecek bir cevap verecekti, hala da verebilir. sırf bozulmamak için sormuyorum soruyu. ama sorabilirim de bir gün. -- bu noktada bir durun. kendiniz için en önemli olan şeyi düşünün, ya da tanıdığınızı sandığınız insanlar için en önemli olan şeyi. bakın bakalım kimi ne kadar tanıyosunuz. -- neyse. olay şu ki; bu sorunun cevabını benim de bilmediğimi farkettim. işin garip yanı, benim için de cevaplaması kolay olmayan bir soruydu. bu yüzden öncelikle tanıdığımı düşündüğüm insanlar için cevap vermeye başladım. az çok cevaplar verebildikten sonra, şişenin ucu yine bana geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şu hayatta benim için önemli olan şey neydi? inan ki hala emin değilim. çünkü ben yıllardır maksimum mobilize bir hayat sürebilmek için çevremde bulunan herşeyin değerini indirgedim. kendi istek ve arzularım da dahil bu duruma. yani şu anda deli gibi kullandığım bi şeyi, çok görüştüğüm bir arkadaşımı, vazgeçilmez duran bir konumu hayatımdan çıkarırsanız çok bişey olmaz bana. aynı şekilde çok istediğim bir şeyi, uzun zamandır planladığım ya da uğruna bişeyler feda etmekten kaçınmadığım bir eylemi yapmaktan da son anda vazgeçebilirim. hal böyle olunca da benim için değerli olan bir şeyi bulmak da benim için kolay değil. ama belki dışardan olaylar farklı görünüyordur, farklı görünüyorumdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;böyle hayat önemsiz, değersiz falan diyince punk bir insan olduğumu da düşünmeyin sakın. bu kadar değersizlik içinde hala çalışmayı, sabretmeyi, kendini feda etmeyi bir çeşit ibadet olarak görürüm. bu yüzden öyle ilk bakışta anlaşılmaz ne menem bişey olduğum. hmm, ya da belki herşey belli oluyodur da, ben kendimi böyle süper farklı bi insan falan sanıyorumdur. bu da mümkün tabii.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şimdi gelelim çizgi öyküye. benim için önemli olan şeylerden birinin bilgi olduğunu farkettim. daha fazla şey öğrenebilmek için yapmayacağım çok az şey olduğu biliyordum ve hala da bunun farkındayım. bilgi edinmeyi seviyorum. hayatımın en önemli şeyi mi? buna evet diyemem. ama hala önem ve değer verdiğim şeylerden biri olduğu kesin. hatta şimdi düşünüyorum da, bana bişeyler katmayacak biri ile görüşmeyi sevmiyorum, bana yeni bilgiler vermeyecek bir kitabı okumaya değer bulmuyorum, kafamı karıştırmayacak filmleri izlemek istemiyorum. bilgi birikimime bişeyler katmadan, yalnızca olanı kullanarak yapılması gereken işleri de sevmiyorum. bilgi beni özgürleştiriyor. bilmediğim bir durum varsa kendimi kapana kısılmış hissediyorum. yani doymayan anorgul'du o çizgi öyküde özdeşleştiğim kahraman, anti-kahraman. öldürdüler onu da, pisler. gerçi tabii ordu toplamış falan, abartmış o da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;velhasılı efendim bilmek iyidir. severim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-5144054317739096080?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/5144054317739096080/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=5144054317739096080&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/5144054317739096080'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/5144054317739096080'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2007/05/doymayan-anorgul.html' title='doymayan anorgul'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-4826675845935548673</id><published>2007-02-17T03:03:00.000+02:00</published><updated>2007-02-17T05:27:57.182+02:00</updated><title type='text'>ya geride kalanlar?</title><content type='html'>sonlar üstüne düşündüm bu ara. son. son. son. kişisel tarih sonundan ele alalım incelemeye. kişisel tarihin sonu ne zaman gelir? eğer başka bir aksaklık yoksa, insan öldüğü zaman kişisel tarihinin de sonu gelmiş demektir. peki, o zaman gelin ölümü toplumsal bir olgu olarak incelemeye çalışalım, yarım yamalak, kıçtan patlak bilgilerimizle. şimdi baştan söyleyeyim, bu yazıda çok fazla "ölüm" kelimesini kullanacak gibi görünüyorum. bu rahatsız edici bir kelime. pek sevmiyorum kullanmayı. ama kaçışım(ız) yok gibi görünüyor. haa bir de kaynakları tek tek belirtmemekle birlikte bülent somay'ın dersinde dinlediğim bir çok şeyi kullanmayı planlıyorum yazıda. ulan bu adam bunları nerden düşünüyo demeyin, çoğunu çalıp çırpıcam. bu kadar da açık sözlüyüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;insanlık tarihinde ölüm, siyasallaşmaya başlayan ilk olgulardan biridir. yani ilk politikalar ölüm üzerinden yürütülmüş insanlık tarihinde. bunun çok açık bir sebebi var. ölüm kendisi bir son olmakla birlikte çok önemli bir şeyin de yaratıcısıdır. ölüm, elimizdeki en önemli fırsat olan "yaşam"ı yaratır. ölünmeyen bir dünya düşünebiliyor musunuz? düşünemiyoruz tabii. şöyle yaklaşalım: şu anda bizim için ormanlar önemli. eskiden olduğundan çok daha değerli. neden? çünkü tükeniyorlar. tükenebileceklerini farkediyoruz. 500 yıl önce insanlar için olduğundan çok daha farklı anlamlara sahip ormanlar bizim için. sonu olan şeyler artık ormanlar. hiç tükenmeyeceğini bildiğiniz bir şey düşünün. benim aklıma nerdeyse hiç birşey gelmiyor. çünkü bir çok şeyi kavramamız o şeyin tükenmeye yüz tutmasıyla, sonunun olduğunun farkına varmamızla başlıyor. yani kısaca bir şeyi yaratan, ya da şöyle diyelim ki tartışmalara meydan vermeyelim, bir şeyin değerinin, cisminin anlaşılması o şeyin "son"u kavramıyla birlikte geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şimdi tekrar dönelim ölüme. cenaze törenleri neden yapılır? yakını ölen birine neden "başın sağolsun" denir? bu ikinci söylediğim ölümün toplumsal anlamına dair çok önemli ipuçları taşısa da başka bir örnekle anlatmak istediğimi biraz daha pekiştireyim. özellikle amerika kıtasında yaşayan afrika kökenli insanların cenaze törenlerinden bahsedeyim. bu törenlerde cenaze gömülmeye götürülürken bir ağıt şarkısı çalınır. cenaze gömüldükten sonra geri dönerken ise çok daha neşeli şarkılara yer verilir (ki cazın doğuşunda da bu müzikler önemli yer tutmaktadır.). bu (psödo-)neşenin nedeni ölenle ölünmemesi gerekliliğidir. ölenin ve bir kavram olarak ölümle yüzleşmenin ardından yaşamın yeniden kutsanmasıdır. bir kişinin ölmesi o kişinin artık içinde bulunamadığı bir durumun içinde bizim hala bulunduğumuzu hatırlatır bize. bunu hatırlamak isteriz. ölüm, son, yaşamı yaşam yapan şeydir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;peki ölünün ardından gelen başka sorunlar yok mudur? vardır. ya da şöyle söyleyelim, ölüm bilindik bir şey midir? evet bilindiktir. en azından yaşayanlar tarafında olan bizler için. ölen insanın yaşamı son bulmuştur. o artık yaşamamaktadır, aramızda değildir. şimdi başka bir örnek verelim: şimdilerde yunan mitojisi olarak bildiğimiz, yaşadığımız toprakların eski inanışlarında ölenler hades'e (ölüler diyarına) doğru yola çıkar. orda bir nehir vardır. adı styx'tir. bu nehir ölüler dünyası ile yaşayanlar dünyasını birbirinden ayırır. bu nehrin üstünde bir kayıkçı vardır. bu kayıkçının adı phlegyas'tır. bu kayıkçı ölüler diyarına gidenlere nehri geçirir. ve bu nehri geçirirken de para ister. hades'e gidenlerin bu parayı ödeyebilmeleri için ölenlerin bedenleri yakılarak göğe yükseltilmeden önce gözlerinin üstüne birer tane para konur. neden gözlerinin üstüne konduğu ise ayrı bir konudur. bu konu başka bir zaman irdelenir. şimdi, ölene son borcumuz gibi görünen bu para koyma hadisesinde yalnızca bir borç ödemeden öteye geçen başka durumlar da söz konusudur. hades'e giden kişi parayı ödeyemezse, nehri geçemezse ne olur? geri dönebilir. evet. son, son olamayabilir. hades'e gidemeyen bir kişi bizim dünyamıza geri gelebilir. ve bu çook ciddi bir sorundur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ölümle ilişkimiz çok da normal olarak hep yaşam tarafındandır. yani ölüm bizim için yaşamın sonudur. bir sondur. son olarak kalmalıdır. ölümün son olarak kalmaması, en azından bizim bildiğimiz dünyayı sonlandırmaması bizi büyük bir bilinmezliğe sevkeder. bu bilinmezlik rahatsız edicidir. bu rahatsız ediciliğinden dolayı tehlikelidir. öncelikle başka bir sonu yoktur. zaten son olması gereken bir şey, son olması nedeniyle öncesini var eden şey, artık bir son değil yalnızca sonunun bilinmediği bir dönüşüm haline gelmiştir. ve sonu olmadığı ya da bilinmediği için varlığı ile de bir kez daha bilinmez, tahayyül edilemez olmuştur. bu riski almak istemeyen insanlar, ölülerin kendi diyarlarına geçebilmelerinden emin olmak isterler. o diğer tarafa geçsindir ki biz de bildiğimiz şekilde yasını tutabilelim, yasımız bitince de hayatımıza devam edebilelim. sonu kabul edelim yeni başlangıçlar yapalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;eskilerde yaşamış ünlü bir insan (adını hatılayamadım şimdi) melankoliyi, şimdilerde bildiğimiz adıyla depresyonu, bunalımı tanımlarken der ki: içimde bir ölü yaşıyor. eveet nereye geldik? yaşayan bir ölüye. hem de içimizde. melankoli halinin çok da normal bir durum olmadığından yola çıkarak, normalde ölülerin ölmesi gerektiği sonucuna bir kez daha varabiliriz. ama bu bizi bir yere götürmez. halbuki bu ruh hali üzerinden biraz daha gidersek daha irdelenesi sonuçlar çıkartabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ursula leguin adlı harika kadın der ki: ölümle tanışmamız, büyümemiz, olgunlaşmamız açısından çok önemli bir adımdır. şimdi çocuklara bakalım. onlara göre yaşamları sonsuzdur, anne babaları hep var olacaktır, oynadıkları oyunlar hiç bitmeyecektir vs. "son" kavramı kafalarında yalnızca bir kelimedir ve hep başkaları tarafından dayatılır. ne zaman ki "son"ların kişisel dayatmalar değil, gereklilikler olduğunu anlarız gerçekten büyümeye başlarız. olayları, olguları büyük insanlar gibi algılayabilmeye, varlıklarını gerçek olarak görebilmeye başlarız. çünkü biraz önce de bahsettiğim gibi, sonu bir şeyi vareden en önemli parçasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hayatımızdaki her şeyin bir sonu olduğunu kabul ettiğimiz zaman hayatı algılayışımız ve kavramları yerlerine oturtmamız kolaylaşır. fakat bununla paralel olarak da yaşamamız bir o kadar zorlaşır. her ne kadar sevmediğimiz şeylerin sonunun olması çok güzelse de sevdiğimiz şeylerin de sonunun olması çok zordur, zorlayıcıdır, üzücüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sonunun olduğunu algıladığımız güzel şeylerden daha kötü birşey daha vardır: sonunun geldiğini kabul etmediğimiz, içimize sindiremediğimiz olaylar. içimizde diri tutmaya çalıştığımız ölüler. sonunu, ölümünü kabul ettiğimiz şeyler ardından yas tutarız, ağlarız, sızlarız, içeriz, üzülürüz, sonra geçer. evet geçer. biten şeylerin yerine yenilerine başlarız, ölmüşlerin yerine yenilerini koyarız. sonu gelecek olan başka şeyler, sonu gelmiş olan şeylerin yerlerine geçerler. hayat devam eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sonunu getiremediğimiz şeyler, gömüp oradan ayrılamadığımız ölüler ciddi bir sorundur. bi kere en önemlisi yer işgal ederler. işe yaramayan, yarayamayacak olanlar işe yarar olanların yerlerinde beklerler. sonları da gelememiş olduğu için varlık anlamlarını yitirir başka şeylere dönüşürler. hayatımıza devam etmemizi engellerler. bir bunalım sebebi olarak içimizde dikilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bitemeyen bir ilişki, yaşayan ölüler için çok güzel bir örnektir. adı konmuş ya da konmamış her ilişki biter. bitmeye mahkumdur. varolabilmesi bitebilmesine bağlıdır. başlamamış her ilişki içinde bir umut barındırır. başlamasının umudu. yeni şeylerin umudu. fakat başladıktan sonra ilişkilerin kaçınılmaz sonu bitmesidir. bu ne yazık ki böyledir, üzücüdür, ama böyledir. peki bitecek, üzülücez diye başlamayacak mıyız ilişkilere? hiç akıllıca bir çözüm gibi görünmüyor. çözüm sonu olduğunu bilerek her anın değerini bilebilmekten geçiyor sanırım, hayatın her anını en dolu şekilde yaşamaktan. bitirilemeyen ilişkilere örnek olarak benim okulla ilişkimi vermek isterdim. bitmiyor kardeşim okul. bitirmiyorum. almıyorum diplomamı. almak istemiyorum. bu kadar mantıklı açıklamanın ardından da olsa bitirmek istemediğimi söylemek istiyorum. korkuyorum. ne olacağımdan korkuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;öhm. okuldan daha güzel bir örnek sanırım gönül ilişkileri üzerinden verilebilir. sevdiğiniz bir insanla yaşayabileceğiniz ilişkinin başlamadan önce barındırdığı umutlardan bahsetmeye gerek yok sanırım. peki başladıktan sonra ki güzelliklerden bahsetmeye gerek var mı? bence yok. peki sonlandığı zamanda yaşanan üzüntülerden bahsetmeye gerek var mı? yok. sonlanamadığı zamandan bahsetmeye gerek var mı? evet. gönül ilişkileri genelde karşılıklılık ilkesine dayanır. iki taraf da birbirine vakit ayırır, yanında bulunmaktan keyif alır v.b. ilişkinin sonunda da karşılıklılık ilkesi devam ediyorsa, sorun yoktur. ilişki bitirilir, bitmiş ilişki gömülür, ardından ağlanır, kurtulunur. peki ilişkinin sonu karşılılık ilkesine uymuyorsa. tek taraf hala gömemediyse ilişkiyi... bir dakika. şimdi bakınca gömemeyenin tek taraf olması gibi bir şart olması gerekmediğini farkettim. iki taraf da ilişkiyi gömemeyebilir. ölememiş ilişki iki tarafın da içinde yaşamaya devam ediyor olabilir. buu, kötüdür. üzer. hem de çok, hem de sürekli. bu şekilde bitememiş bir ilişkinin yeniden doğması, tamamen ölmesinden bile daha zordur. zaten yeniden doğsa bile hiç bir zaman eskisi gibi olmayacaktır. peki gömülememiş bir ilişkiden ne zaman kurtulunur? işte bu muammadır. yaşayan ölülerin muamması. yarın da gidebilir hades'e, 10 yıl sonra da. belki de hiç gitmez. eğer üzüntü bize zevk vermiyorsa yapılabilecek, yapılması gereken en önemli şey bir an önce onu olması gerektiği yere göndermektir; bir fotoğrafa, bir hediyeye, bir mekana hapsedip, çekmeceye kilitlemektir, kilitlenmiş çekmeceyi ve içindekileri unutup, yasını tutmak, gömüldüğü yerden çıkmayacağına emin olana kadar hatırlamamaktır. Böyle yapamazsak hayata devam edemeyiz. yaşayamayız, anın tadını çıkaramayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;insan mantıklı bir hayvan değil tabii. düşünüyoruz, yazıyoruz bunları ama olmuyor, olamıyor. múm diye bir grup var. ben yeni buldum. çok güzel müzikler yapıyorlar. eğer anlayabilirseniz sizi çok mutlu ediyorlar. mutlaka dinleyin. hatta ben yardımcı olayım size:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=mfyfbOVaAaY"&gt;http://www.youtube.com/watch?v=mfyfbOVaAaY&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=6nYsBqRjtuw"&gt;http://www.youtube.com/watch?v=6nYsBqRjtuw&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ama asıl 'asleep on a train', 'awake on a train', 'don't be afraid, you have just got your eyes closed' ve   'i can't feel my hand any more, it's alright, sleep still' dinlemeniz lazım. onları da isteyenlere mail atarım ben ;)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-4826675845935548673?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/4826675845935548673/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=4826675845935548673&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/4826675845935548673'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/4826675845935548673'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2007/02/ya-geride-kalanlar.html' title='ya geride kalanlar?'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-6650555658095847330</id><published>2007-02-08T00:50:00.001+02:00</published><updated>2007-02-08T00:53:39.997+02:00</updated><title type='text'>halusinasyon</title><content type='html'>en bilinen tanımı ile olmayan şeylerin olduğunun algılanmasıdır. en bilinen olmasıyla birlikte doğru bir tanımdır. fakat yalnızca algılarımızın oynadığı bir oyun değil, gerçeklik kavramının da sekteye uğramasıdır. örneğin ilüzyonda bir şeyin gerçekten ortadan kaybolmadığını ya da adamın uçamayacağını bilirsiniz. sizin algılarınız size böyle söylese de gerçek farklıdır. olanlar gösterildiği gibi değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;orada olmayan bişeyi gördüğünüzde, ya da olmaması gereken bir ses duyduğunuzda bunun gerçek olamayacağına kendinizi inandırdığınız sürece ciddi bir sorun yoktur. yalnızca daha temkinli olursunuz, algılarınızı denersiniz, güvendiğiniz şeyler üzerinden algılamaya çalışırsınız. fakat ne zaman ki güvendiğiniz şeyler de güvensizlik vermeye başlar, o zaman ciddi sorunlar kapıya dayanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;elinizde tuttuğunuz şeyin gerçek olmadığını farkettiğiniz zaman, elinizde neden böyle bir şey olduğunu algıladığınızı düşünmeye başlarsınız. elinizde tuttuğunuzu düşündüğünüz şey gerçekten orda değilse ve siz bunu daha önce farketmediyseniz, başka şeyleri de farketmemiş, yanılmış olabilirsiniz. elinizde tuttuğunuzu düşündüğünüz şey aslında yokmuş, peki ya eliniz? bu el sizin miymiş? burda bi el var mıymış? peki sizin bi eliniz var mıymış? "el" kavramı neymiş? "kavram" neymiş ki? mantık neymiş ki? "gerçek" noolmuş? güvendiğiniz neymiş? yaşadığınız? yaşadıklarınız? burda bulunuyor muymuşsunuz? siz var mıymışsınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;halusinasyon yalnızca olmayan şeyler algılamak değildir. aynı zamanda bununla birlikte gelen gerçeklik yitimidir. "gerçek"in olmadığı bir yer düşünün. neyin ne olduğunun bilinmediği, olaylar arasında sebep sonuç ilişkilerinin olmadığı bir yer. burası bir "harikalar diyarı" değildir. burası bir azap dünyasıdır. siz azabın ve dünyanın ne olduğunu bilemediğiniz bir haldeyken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gerçeğin ya da daha tutarlı bir ifadeyle güvenebileceğiniz algıların kaybolduğu bir zaman-uzayda kalmak her babayiğidin kaldırabileceği bir durum değildir. rasyonel düşünce ile yoğurulmuş beyinler bunu kolay kolay kaldıramaz. gerçek, algı, sebep sonuç ilişkisi, deneyimlerin hayata katkısı, yaşanmışlıklar, yaşananlar, uzay, zaman yok olmuştur, siz artık yoksunuzdur. bu tür bir yokluğun ilk belirtisi genelde anksiyetedir. netekim alışılmışın dışında ve ağır halusinasyon yaşayanların deneyimi bunu destekler niteliktedir. ne yapacağını, neyin ne olduğunu bilemeyen, ayrımına varamayan bir ruh hali.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;eğer kavramların aşırı derecedeki sönükleşmesine birazcık alıştırırsanız kendinizi, keyif almaya başlayabilirsiniz. şimdiye kadarki tüm deneyimlerin, kavramların yitmesi; size yepyeni deneyimler, yepyeni kavramlar sunabilir. artık herşey mübahtır. isterseniz odanızdan bir tren geçirebilirsiniz ya da uçarak gidip istediğiniz yerde istediğiniz insan olabilirsiniz. ya da şöyle söyleyelim, öyle olduğunuzu sanırsınız. tabii bunu yalnızca kontrol edebileceğiniz ölçekte yapabilirsiniz. odanızdan tren geçirirken trenden üstünüze bir fil düşebilir. ölebilirsiniz. belki de ölmezsiniz. ufak bir şemsiye açıp kurtulursunuz filden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;halusinasyon, gerçeklik yitimi, her ne kadar keyifli noktalara ulaşabilse de içkin olarak her zaman bir güvensizlik barındırır. çünkü her an kontrolünüzden çıkabilir, her an sizi de sönükleştirip içine alabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şimdi bu halusinasyon tanımını biraz genişletelim. biraz önce bahsettiğimiz herşeyin temelinde duran gerçeklik yitimini, sönümünü tekrar ele alalım. ama bu kez algılar üzerinden değil algılayış üzerinden gidelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;düşünün ki bir oda var. bu odanın içindekine dair hiç bir kişisel deneyiminiz yok. bu oda hakkındaki her türlü veriyi dolaylı yoldan elde ettiniz. güvendiğiniz kaynaklardan gelen bu veriler ise sizi o odanın içindekilerin hoş olmadığı, istenmeyen şeyler olduğu konusunda ikna etti. yani artık yalnızca bir veri değil oda hakkındakiler, işlenmiş düşünceleriniz. sizin düşünceleriniz. örnek bu ya, bir gün bu odaya girdiniz. ya da açıp baktınız. ve bu oda içindekilerin aslında o kadar da istenmeyen şeylerden oluşmadığını farkettiniz. bu oda aslında güzelmiş. ve tabii insanın kendisiyle çelişmesinin kolay kaldırılabilir olmamasından ötürü, bu oda hakkındaki düşüncelerinizin sorumluluğunu başkalarına, güvendiğiniz kaynaklara yüklediniz. güvendiğiniz kaynaklar ile iletişime geçip yeniden görüş birliğine vardığınızda ise sonuç, aslında kaynakların verdiği verilerin değil sizin vardığınız sonucun bu yönde olduğu oldu. yani kısaca "hani böyleydi?" dediniz onlar da "sana öyle gelmiş" dediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şimdii. bir düşünceniz vardı bu oda hakkında. sizin düşünceniz, sizin bir parçanız, sizi siz yapan bir eleman. ve bu düşünce yanlışmış, doğru değilmiş, "gerçek"lerle uyuşmuyormuş. şimdiye kadarki bütünlüğünüz aslında tam olarak bütün değilmiş, eksikmiş. peki bildiğinizi sandığınız diğer şeyler? ne biliyomuşsunuz ki aslında? emin olduğunuz bir şey yanlışsa, emin olduğunuz diğer şeylerin doğru olduğunu nerden bilebilirsiniz ki? asla yeniden emin olamazsınız. kalem hep yazı yazardı şimdiye kadar, kağıt yırtılırdı, duvara çarpınca canınız acırdı. peki şimdi emin misiniz? ben olsam olamazdım, olamadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;algıların sönümü, algılayışı, düşünceleri ne kadar etkiliyorsa, algılayışın sönümü de algıyı o kadar etkiler. gördüğünüz şeyin gerçekten gördüğünüz şey olup olduğu konusunda şüpheye düşersiniz artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dayanağını yitirmiş bir algı ile odamızdan tren geçirebiliyorsak, dayanağını yitirmiş bir algılayış ile neler yapamayız ki? bir düşünsenize, yine herşey mübah. yine bir kısıtınız yok. şimdiye kadar ki bütün öğretilenler, bütün bildikleriniz yitiyor. sınırlar ortadan kalkıyor. toplum olabilmemiz için gerektiği iddia edilen şeyler, sizin içselleştirdiğiniz kurallar, olması gerektiğini düşündüğünüz kavramlar ortadan kalkıyor. bir ahlak kavramınız yok artık. kafanızdaki erekler yok artık. tamamen özgürsünüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;algılayışın sönümünde yine aynı sorunla karşılaşıyoruz: ya bildiklerimizin, düşündüklerimizin hepsi yanlış değilse? ya duvardan geçemiyorsak hala? ya başkalarına saygılı olmanın bilmediğimiz, göremediğimiz, anlayamadığımız avantajları varsa? yaptığımız işin yanlış olduğunu düşünüyorduk. ama şimdi yanlışmış gibi gelmiyor. ama yine de yanlış olabilir belki. şimdiye kadar sizi oluşturan sizden tamamen kurtulamamanızın da verdiği bu ve benzeri ikilemler bizi yine aynı noktaya götürür: anksiyete.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yazı uzadıkça uzuyor tabii ama bahsetmeden geçmek istemediğim, hatta bundan bahsetmek için yukarıdaki paragrafları yazdığım bir durum daha var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gerçekliğin kaybolması ve anksiyete yalnızca yanılıcı, yanıltıcı durumlar sonucunda ortaya çıkmaz. daha düzgün bir ifadeyle; yukarıdaki durumların sonucu olarak ortaya çıkan sonuçlara başka yollardan da erişilebilir. bunlara bir örnek kişiliğin kaybolması, benliğin soluklaşmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;benliği oluşturan etmenlerden en önemlileri onu tanımlayan şeylerdir, kendimizi başka insanlardan farklı kıldığını düşündüğümüz özelliklerimiz. bu özellikler yıllar boyunca üstüste eklenerek, zaman zaman şekil/yer değiştirerek birikir. ve bizi biz yapar. bulunduğumuz yer, içinde yaşadığımız ortam, hedeflerimiz, hayallerimiz, sevmediklerimiz, olmadıklarımız, olmak istediklerimiz, hep bizi biz yapan şeylerdir. günün birinde bunların büyük bir çoğunluğu sekteye uğradığı zaman ciddi bir sorun çıkar. benlik darbe almıştır. kan kaybetmektedir. bütünlüğünü yitirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bütünlüğünü yitirmiş bir benlik halusinasyonlar arasında salınan bir benlikten çok da farklı değildir. çünkü biraz önce bahsettiğim üzere halusinasyonların doğurduğu sonuçlarda en büyük etki, gerçeklik duygusunun kaybolmasıdır. gerçeklik (ki anlamış olacağınız üzere burda gerçeği algısal bir kavram olarak kullanıyorum), benliği oluşturan en önemli etmendir. benliğin bütünlüğünü yitirmesi, gerçeklikten uzaklaşması biraz önce bahsedilen sonuçları doğurur. olmayan, sekteye uğramış, eksilmiş bir benin attitude (türkçesini bulamıyorum) kaygısı kalmamıştır. konum kaygısı kalmamış bir birey için ise yine herşey mübah hale gelir. bir yandan bu mübahlığın özgürlüğünü yaşayan birey, bir yandan da olmayan bir benin, olmayan, sönmüş kavramların anksiyetesini yaşar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kendimi tanımlayan şeylerin bir çoğunu yitirdiğim şu zamanlarda böyle bir yazı yazmak istedim. öncelikle kendimi anlamak, sonralıkla da dünyaya bişeyler katabilmek umudu taşıdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;keyifli hayatlar diliyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-6650555658095847330?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/6650555658095847330/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=6650555658095847330&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/6650555658095847330'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/6650555658095847330'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2007/02/ha.html' title='halusinasyon'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-116743532143814552</id><published>2006-12-30T00:56:00.000+02:00</published><updated>2006-12-31T15:19:29.450+02:00</updated><title type='text'>alla alla güneş kim ki acaba?</title><content type='html'>son bi kaç gündür yazayım diyorum diyorum, yazamıyorum. tam yazmalık havamdaydım. ama giderek dağılıyor bu hava. hazır itkiler de gelmişken bişeyler yazayım. hayatım bu kilometretaşlarını işaretleyeyim. (güneş)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bakıyoruz en son ne zaman yazmışım, pihüüvv september 21st. september, october, november, december, 3 ayı geçmiş be. (güneş de ne garip insan haa.) 3 ayda neler değişti neler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hemen konuya gireyim, kendi kendime 3 ayımı özetleyeyim. öncelikle iş hayatında ilerleme kaydettiğimi söyleyebilirim. artık bir iş adamı olmak için bir çok adımı atmış bulunmaktayım. hanise iş adamı, hatta bir yönetici olucam. demin de güneşle onu konuşuyoduk. "senden süper iş adamı olur" dedi bana. şöyle bir hahayt diyecektim refleks olarak. sonra düşündüm, haklı kız. 5 ay önce beni tanıyan birine söyleseydiniz memin iş adamı olacakmış diye, hıhı tabii der, güler geçerdi. 2 sene önce söyleseydiniz memin iş adamı olacak diye, acıyan gözlerle bakardı size. ne dediğini bilmiyor diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;oluyorum işte. iş adamı oluyorum. bir oyundu bu, gerçek oluyor. zaman zaman yazdığım gibi kurallar değişiyor, insanlar değişiyor, oyun baki. ama işin kötüsü hangi oyunda hangi rolü oynuyorsak o insan oluyoruz. belki kendimizi kandırıyoruz bazen ama yemiyor genelde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gelelim biraz daha yakın zamana. çok yakın zaman içerisinde çok eskilerden, çok güzel şeyler yaşadım yeniden. içim bi hoş oldu, hayat allak bullak. son 10 senelik hayatımı tepe taklak ederek yaşadığım son 6 ay tepe taklak oldu tekrar. hacı yatmaz misali, her şey eski haline dönebiliyormuş. ne yaptım? oturdum bitirme ödevi için, gece gündüz program yazdım efendim. ama bu yalnızca görünen kısmıydı. bakınız aklımda kalan olayları şöyle sıralayayım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;ödev yapabilmek için işten izin aldım&lt;/li&gt;&lt;li&gt;işe gitmedim, gece gündüz program  yazdım&lt;/li&gt;&lt;li&gt;programı güzel yazdım&lt;/li&gt;&lt;li&gt;alkole çok ciddi bir para yatırdım&lt;/li&gt;&lt;li&gt;program yazarken sürekli tekila ve sigara içtim&lt;/li&gt;&lt;li&gt;hasta oldum&lt;/li&gt;&lt;li&gt;hiç kendime bakmadım alkole ve soğuğa devam ettim&lt;/li&gt;&lt;li&gt;görkem'i hazırladığı rapor için eleştirdim&lt;/li&gt;&lt;li&gt;noktalama işaretlerini falan değiştirdik, düzellttik güneş'le&lt;/li&gt;&lt;li&gt;hocanın peşinde koşturup, ödevi vermeye ve/veya göstermeye çalıştık&lt;/li&gt;&lt;li&gt;sabah hocayla buluştuktan sonra bütün gün okulun kantininde oturduk, çay - sigara yaptık&lt;/li&gt;&lt;li&gt;nedenini anlamasam da bi süre daha aklımdan çıkmayacak birisiyle tanıştım&lt;/li&gt;&lt;li&gt;zardanadam dinledim&lt;/li&gt;&lt;li&gt;hastalığımı annemin dizinin dibinde daha ağır yaşadım&lt;/li&gt;&lt;li&gt;hastalığımı bahane ederek işe gitmedim&lt;/li&gt;&lt;li&gt;zardanadam dinledim&lt;/li&gt;&lt;li&gt;zardanadam'ı çok sevdim.&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;evet yeter bu kadar. zardanadam beni çok garip duygulara sürükledi. herşey öyle üstüste geldi ki, çok güzel oldu herşey. heyoo. böyle bir umut bir sevinç doldu içim. bağıra çağıra şarkılar söylemek istedim. dinlediğim şarkıları söyleyecek biri olsun istedim. kumdan kaleler dinlediğim zamanlar geldi aklıma. o zamanlar da çok mutluydum. güzel günlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;asıl konuya gelecektim ama asıl konunun olmadığını hatırladım. içim bıcır bıcır oldu yaa. eheh. "ama aşkım yok" ile "kalbim yok, itin tekiyim ben" arasında bi yerde kaldım ben. halbuki "aşk, sevgi, he he tabii, moskova projesi nooldu? tiyatro çalışmaları nasıl gidiyo? bitirme için hangi platformu kullansak? oha parayı ödememişler! abicim atın gelmeyenleri!" gibi bir yerdeydim. eheh. şimdi patron bakıyo da bana, bişeyler diyo ben de bakıyorum ona, anlıyo o: "beni burda tutan hiç bişey yok" diye baktığımı. yazık. ama bir yandan da yönetim toplantıları organize ediyorum. değil mi güneş?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bakalım hayat bizi nereye sürükleyecek. bişeylerin en az seviyede de olsa düzenli bir yapıya kavuşması gerekiyor sanki. ama benim hayatımda bu hiç olmadı ki. bundan sonra da olmaz. hep olmuş gibi yaparlar. ama olmuyor yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir kaç zaman daha iş yapayım ben. azımsanmayacak derecede de para birikiyor haa, söylemesi ayıp. öyle ki bir kaç ay daha çalışıp bıraksam mı işi diyorum. ama olmaz ki. illa ki bi işte çalışılacak yani. surrender olmadan gerçek hayatla uzlaşmak lazım. onu yadsımayı bırakalım hep beraber. (bu "yadsımak" sözcüğünün anlamı üzerine de çok tartışmıştık bir zaman, sözlüksüz bir ortamda.) yapacak çok iş var haa. garip şu ticaret hayatı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hah bu noktaya gelelim. biraz daha bunun üzerine konuşayım. ben niye bu işi yapıyorum? dediğim gibi son 10 yıllık hayatımı tepe taklak edecek bir 6 ay yaşadım. ve daha da yaşıycam. bunu yapmamın en büyük nedeni burdaki challenge idi. (bu konudan daha önce bahsetmiş miydim güneş? evet sanırım bahsetmiştim, o zaman özetleyelim di mi?) hiç ilgilenmediğim ve yeteneğim olmayan ticaret işlerini öğrendiğimi düşünüyorum az çok. şimdi de yöneticilik öğreniyorum yavaş yavaş. bi kaç ay sonra dehşet bi insan olabilirim. istenilen anlamı alınabilir dehşetin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ay yeter kendimden bahsettiğim. sıkılıyorum kendimden. hele bu ara pek bi sıkıcıyım. hiç keyifli bi insan değilim. daha bahsetmek istediğim çok şey vardı esasen. ımm. bi de şunu söyleyeyim: güneş'in doğum gününü unuttum ben. daha doğrusu zamanını kaçırdım. sonra da ayak yaptım sanki hiç unutmamışım da yanlış biliyormuşum gibi. öyle de güzel oynadım ki. eheh. eşeğim haa. ama mazeretim var yaaa, yeni yıla kaç gün var deseniz, hiç bir fikrim yok yani. zaman kavramım falan yok şu sıra. ondan yani. ahah, eskiden insanlar beni doğum günü takipçisi olarak bilirlerdi, o bile değişmiş haaa. eheh.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;velhasılı bu ara pek bi havaiyim. bahar geldi de sanki, beni bu havalar mahvetti. hayat güzel bea. değişik, değiş,k böyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;uzuyo ya yazı, daha da bir dolu şey geliyo aklıma yazacak. sağlıcakla kalın...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;zardanadam'dan şey, mucize, hepsi hepsi hayat nasıl olsa bi de benim gözlerim ne renk dinleyin. kendinizi aşık gibi hissedin... mutlu olun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;haa bi de güneş'le kardanadam yapıcaz. ısınan küresellere inat. di mi kız?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-116743532143814552?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/116743532143814552/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=116743532143814552&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/116743532143814552'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/116743532143814552'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2006/12/alla-alla-gne-kim-ki-acaba.html' title='alla alla güneş kim ki acaba?'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-115888437666387160</id><published>2006-09-22T02:18:00.000+02:00</published><updated>2006-09-22T02:19:37.320+02:00</updated><title type='text'>hayal?</title><content type='html'>konuşan araba söz öbeği gçtiğinde, bu arabanın yapay zekasını, sözcük işleme yeteneklerini, kullanımının gerçekten işe yarayacağı alanları, sosyal ve psikolojik etkilerini, oluşabilecek güvenlik açıklarını, maliyet hesaplarını düşünmekten "kim bilir neler anlatırdı?" diye düşünememeye hayal kuramamak diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hayal kuramamaktan daha kötüsü ise bu durumun farkında olmak sanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yukarıdaki paradigmayı "ben aşık olmak istiyorum" cümlesine uyarlayalım. çok eğlenceli bir depresyon çıkıyor karşımıza.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-115888437666387160?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/115888437666387160/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=115888437666387160&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/115888437666387160'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/115888437666387160'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2006/09/hayal.html' title='hayal?'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-115888425917267226</id><published>2006-09-22T01:44:00.000+02:00</published><updated>2006-09-22T02:17:40.983+02:00</updated><title type='text'>bırakınız geçsinler</title><content type='html'>pek iyi hissetmiyorum kendimi. ahaha, ne kadar klişe. bütün blog olayı bu değil mi sanki? iyi hissetmediğini ifşa. ama yine de iyi hissetmiyorum kendimi. nedenini de bilmiyorum işin kötüsü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ruhumu kaybediyorum galiba. ruhsuzlaşıyorum iyice. memin eriyo. aman be erisin. nedir yani? sonuçta başka bi faza geçicez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;fırt emin ne kadar güzel bi şarkı. değil mi? dinlemeyen, dinlediği anda vurulmayan var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kendimi mutsuz, yetersiz, yersiz, yalnız ve bağlanmış hissediyorum. hırçınlaşıyorum. istemiyorum. hayat acımasız geliyo. hiç konformistlere göre değil bu hayat. ben ki tam bir komformist, uyuşamıyorum hayatla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aşık olmak istiyorum. aklıma daha önce bi yerlere karaladığım bişeyler geliyor. umutsuzluğa düşüyorum. birazdan buraya da yazıcam ve siz sayın okuyucu büyük olasılıkla bundan önce onu okuyacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;anlatacak hiç birşeyim yok şu sıra. bu çok kötü. ne anlatırsa anlatsın çok güzel anlatan insanlardan da olmadım hiç bi zaman. olamadım. çok özendim onlara. adam araba motorunu çekiçle nasıl düzelttiğini anlatır, ama öyle bir anlatır ki keşke ben de tamirci olsaydım derim. ben dünyanın en güzel tatilini en güzel şeyleri anlatırım, pff der gider insanlar, dinletemem kendimi. olmuyor vesselam...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"senin için saklayıp, sana getirip, anlattığım her şey...&lt;br /&gt;şimdi çok boş geliyor anlamsız kelimeler."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;teoman'ı bana sevdiren işte budur azizim. onyedi falan, geçiniz bi kalemde. birilerine anlatacak bişeylerim olsun istiyorum. ama ne birisi var görebildiğim yerde anlatacak, ne de anlatmaya değer eylemler anlatılacak. bu çok kötü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yaralandım. "aristophanes'in barış'ı", oyunumuz, gurur kaynağımız, şu dünyaya en büyük katkımız, yeniden sahnelenecek ve ben oynayamayacağım. alıştırıyordum kendimi buna ama geçen gün çalışmaya gittim. benim yazdığım, benim söylediğim, benim çalıştığım replikleri başkalarının ağızlarına emanet ettim. beni ben yapan şeyi, en büyük referansımı kaybediyorum. tiyatroyu sığdıramıyorum bi garip hayatıma. nerede olduğumu naapıcamı bilmiyorum. yalnızca yaşıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"together we are invincible" diyor muse amca. o zaman ben vincible mı oluyorum? fragile? evet galiba.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çözülüyoruz, üzülüyoruz, ne yapacağımızı bilemiyoruz. yalnızız hepimiz. bir araya gelemiyoruz. bir araya gelince çınk tınk sesler geliyor artık. kabuklarımız birbirine çarpıyor. dış yüzeyler cam bağlamış hep. şerefine diyip, çınlatıyoruz birbirimizi. eskiden karışır, kaynaşır, harman olurduk. büyüyoruz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;teori ölüyor mu? karakter aşınıyor mu? platon'un dediği gerçekleşiyor mu? ışığı gören gölgeye razı olamıyor mu? tavsiyem eski düşünürleri okumanız. öyle sade yazıyorlar ki, oha diyorum benim de aklımdan geçenler bunlardı. aristoteles diyor ki mesela, "trajedyanın sonunda bütün kahramanlar ölmelidir. çünkü hikaye biter. 'peki bi ali vardı o nooldu acaba sonra?' diye düşünmek yorar insanı. yormayın insanları." ne kadar haklı değil mi? neden düşünen insan olalım ki? eğlenelim gitsin. insanlığın geldiği nokta: cinsellik ve şiddet. özümüze dönüyoruz. niye uygar olmak için uğraşalım ki? uygarlık ve beraberinde gelen "iş dünyası" yeterince rahatsız ediyor bizi. bi de düşünce tarafı ile uğraşıcaz? geçiniz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-115888425917267226?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/115888425917267226/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=115888425917267226&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/115888425917267226'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/115888425917267226'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2006/09/braknz-gesinler.html' title='bırakınız geçsinler'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-115826637340801572</id><published>2006-09-14T23:36:00.000+03:00</published><updated>2006-09-14T23:39:33.986+03:00</updated><title type='text'>hayatı güzelleştirelim - 2</title><content type='html'>söylenen pizza neden gelmez? gelsin abi söylenen pizzalar hemen. hatta niye söylüyoruz ki? acıktığımızı hissedince kapı çalsın, arabanın arkasındaki motorcu selektör yapıp kenara çek desin, bi adam sınıfa girip "pardom memin'i bi alabilir miyim?" desin. sonra da tam istediğim gibi bir pizza ile buz gibi bir kola versin gitsin. evet böyle olsun.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-115826637340801572?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/115826637340801572/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=115826637340801572&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/115826637340801572'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/115826637340801572'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2006/09/hayat-gzelletirelim-2.html' title='hayatı güzelleştirelim - 2'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-115819437675923660</id><published>2006-09-14T03:35:00.000+03:00</published><updated>2006-09-14T23:55:36.370+03:00</updated><title type='text'>çalar saatlik müessesesi kaldırılsın</title><content type='html'>biraz önce telefonun alarmını kurdum, sabahın köründe kalkıp birilerini almak için. dedi ki bana "alarm  4 saat 23 dakika sonraya kuruldu". yani diyor ki: tamam, ben seçilen tonumu öttrürüm zamanı gelince ama sen uyanabileceğini mi sanıyosun? peh. o değil beni bağırtacaksın boş yere. hayır bilmiyoruz sanki kalkamadığını, uyuma ve uyanma özürlü olduğunu. hayır ben çalarım, bana göre bişey yok. ama sonra şarjım bitiyo, netekim alarmımız 1 saat çalsın diye yapılmadık. neyse ben çalarım yine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sorarım size çalar saatlik bu mudur? bi yandan haklı da, erteleyip erteleyip yatağa dönücem. çalan melodileri, müzikleri sos niyetine rüyama ekliycem. ama bu böyle mi söylenir şimdi? "4 saat 23 dakika sonraya kuruldu". bi git yaaa. çalar saatik kaldırılsın arkadaşım, yerine uyandıran saatlik getirilsin. böyle tatlı bi sesle, öperek falan uyandırsın. gerekiyosa kahve kokuları yaysın etrafa. bu ne böyle yaa "dı dı dı dıt". bıyyy&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-115819437675923660?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/115819437675923660/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=115819437675923660&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/115819437675923660'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/115819437675923660'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2006/09/alar-saatlik-messesesi-kaldrlsn.html' title='çalar saatlik müessesesi kaldırılsın'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-115679758701109381</id><published>2006-08-28T23:35:00.000+03:00</published><updated>2006-08-28T23:53:54.896+03:00</updated><title type='text'>artık program yazmıyorum</title><content type='html'>huzursuz bir akşamda oturuyorum öylesine. düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ilk programımı yazdığımda takvimler 1989'u gösteriyordu. 5 yaşındaydım. yeni alınan comodore 64'ümde oyun oynamaktan başka şeyler yapılabileceğini de keşfediyordum. sanırım babam göstermişti. işte ilk programımın kodları:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:courier new;"&gt;10 PRINT "MEHMET"&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:courier new;"&gt;20 GOTO 10&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ekranda alt alta birsürü MEHMET yazmıştı. ben yazmıştım. ben yazdırmıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;takvimler 1998'i gösteriyor. yaz ayları... ben odtü'deyim. sınavla seçilmiş 15 kişiden biriyim. odtü'nün büyük hocaları bana ve diğerlerine C ("ce", "si" değil) öğretiyorlar. bir çok insanın çözmekte zorlanacağı bulmacaları, sorunları aptal makinelere, bilgisayarlara çözdürmeye uğraşıoruz. çoğunu da çözdürüyoruz. ben çözüyorum. ben çözdürüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;takvimler 2001'i gösteriyor. bir şirket için web sayfası hazırlıyorum. notepad'de yazıyorum bütün kodları. hazırladığım şirket pek beğenmiyor ama ben bir scanner bir de tekerlekli mouse alıyorum. tekerlekli mouselar yeni çıktı o zaman. ben halimden memnunum. program yazarak ilk defa bişeyler kazanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bakıyoruz takvime: 28 ağustos 2006. artık program yazmıyorum. ama yine de para kazanıyorum. insanlara telefon edip bişeyler yaptırıyorum. gidip kontrol ediyorum. yaptıklarının üstlerine bişeyler ekliyorum. "yapılandırma"lar yapıyorum. ve para kazanıyorum. artık program yazmıyorum. makineye değil, insanlara hükmetmeyi öğreniyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yıllardan 1997. tüm egoları tatmin edecek sıfatlarla, benim gibi insanların yanındayım, ankaradayım, fen lisesindeyim. kayseriliyim, bencilim, kendimi seviyorum, kurallara uyuyorum, farklı olmaya çalışıyorum, sinsi planlar kurduğumu sanıyorum, inanıyorum, insanlara güvenmiyorum, pop dinliyorum, aşık oluyorum, söyleyemiyorum, yaşıyorum. sonra farkediyorum. ben bu insan olmak istemiyorum. başka hayatlar ne güzel! olmak istediğim olmak istiyorum. erdemli olmak istiyorum, kendimi kontrol etmek. doğru söylemek, doğru yapmak, doğru olmak. daha da önemlisi tutarlı olmak. insanları sevmek istiyorum, onları kendimin önünde tutmak. ve başarıyorum. kendimi yeniden yapıyorum. bir bene gesserit, bir mentat olmak istiyorum. her türlü düşüncemi analiz ediyorum. her birinin içindeki bencillikleri buluyorum. çıkarıyorum. hiç acımıyorum. kendimi yeniden programlıyorum. ölüyorum ve yeniden doğuyorum. annem görüyo, "bu çocuk benim oğlum gibi bakmıyor" diyor. bir arkadaşım "ne kadar yapmacıksın" diyor. "ben" diyorum, "önemli değilim. ama bir yandan da en önemli olan benim. benim kurtulmam öncelikle kendimi başkaları için feda edip, herkesle birlikte kurtulmaktan geçiyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yıl 2001. sanat yapmaya başlıyorum, ya da öyle sanıyorum. güzel bir ortamda pembe dünyamda yaşıyorum. başka insanların dertleriyle uğraşıyorum. insanların pisliklerini topluyorum arkalarından. ben. ben. ben yokum ki. biz varız. insanlar var. bana katlanmak zorunda olmayan insanlar. kabuk bağlıyorum. tüm bencilliğim içimde kalıyor. tüm duygularım da. artık duygu yok mantık var. kendimi sevdirmeye uğraşıyorum. "beni sevsinler!" başka bişey istemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir gün, bir insan beni seviyor. anlamıyorum ki neden seviyor. aslında sevmiyor. bilmiyorum. ben seviyorum sanırım. bu büyük bir challenge! kendimle hiç alakası olmayan bi insana kendini sevdirebilir miyim? kendimi o yapabilir miyim? istediği şey olabilir miyim? rahatsızlıklarından kurtarabilir miyim? bana alıştırabilir miyim? benim yanımda olmayı istemesini sağlayabilir miyim? kendime duyulacak ihtiyacı kendim yaratabilir miyim? kendimi yitirerek, kendimi değerli kılabilir miyim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu bir oyun. ben çocuk olamadım. hep büyüktüm. çocukluk yapamadım. o yüzden de büyümedim. her zaman güvendiğim bişeyler oldu. kendi ayaklarım üstünde durmak heyecan verici bişeyin ötesine geçmedi, zorunluluk olmadı. hala değil. oyun oynamak keyifli. hayat bi oyun. hayır. bir çok oyun. sıkıldığım oyundan kaçarak çıkıyorum ve yenisine başlıyorum. yeni oyunun kurallarına uyuyorum. iyi de oynuyorum. insanlar öyle söylüyor. ben öyle düşünmüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;insan hatalarını bilir ve görürse "hatalı" olduğunu bilir. eksiklerini bilir. sorunum kendimi yalnızca eksikliklerden ibaret görmem. olmak istediğim şey kusursuzluk. bu yüzden de eksiğim. her zaman güvensizim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ben farklıyım!! anlıyo musunuz ha??! istersem olduğunuz her şey olabilirim. yalnızca istemediğim için olmuyorum. alternatiflik mi? sonuna kadar alternatifim. hem de tanımlılardan değil! alternatifin alternatifinin alternatifiyim ulan! kafamı bozmayın benim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;artık program yazmıyorum! makinelere değil insanlara hükmetmeyi öğreniyorum. iş adamı oluyorum. üstümde gömlek, arkamda sırt çantası, altımda motorla senet tahsilatına çıkıyorum! işleri iyi yapmaya çalışarak değer kazanıyorum! yalandan nefret ediyorum. yalan söylemeden insanları ikna etmeye çalışıyorum. sözümün arkasında duruyorum. mutlu oluyorum. başkalarının olamadıkları şeyleri oluyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;placebo dinliyorum, votka içiyorum, insanlar beni sevsin istiyorum. ve inatla dünyayı kurtarmaya çalışıyorum. ulan var ya; hepinizi seviyorum!!!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-115679758701109381?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/115679758701109381/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=115679758701109381&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/115679758701109381'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/115679758701109381'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2006/08/artk-program-yazmyorum.html' title='artık program yazmıyorum'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-115249637047442323</id><published>2006-07-10T04:38:00.000+03:00</published><updated>2006-07-10T04:53:25.293+03:00</updated><title type='text'>iki kısa</title><content type='html'>bir başka uzundan önce şunları belirtmek isterim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ben doymayı bilmeyen bir insanım. evet doymuyorum. yemek yerken örneğin, ya yemek biter ya da midemde ki boşluk, ben öyle anlarım daha fazla yememem gerektiğini. hayata fair yansımaları da var tabii bunun. doymayan anorgul'u kaç kişi bilir ki tabii. ama bu başka bir hikayedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir başka durum: çevremde olan, yaşadığım çevrede bulunan herşeyin (az ya da çok) nasıl çalıştığını biliyorum. nasıl çalıştığını, neden orda olduğunu, yerine neyin gelebileceğini, kısıtlarının neler olduğunu v.s. bu çok önemli bişeymiş gibi geliyo bana. örneğin şu an bakış alanım içinde olan ve teknik olarak ayrıntısına kadar nasıl çalıştığını söyleyebileceğim şeyler: duvar saati, kolonya, dizüstü bilgisayar, masaüstü bilgisayar ve ona bağlı hoparlör ve monitör, masa, cips, duvara monte bir raf, koltuk, radyolu cd çlar bir teyp, kitap, çiçek, poşet. kalorifer peteği, tişört, duvar, perde, sarfiyatsız ampul, cep telefonu v.s. bunların hepsinin varoluşlarına ve çalışmalarına dair teknik anlamda bişeyler söyleyebilirim. ilgi çekici bu çünkü bu şeylerin yaptıkları işte çok bu işi nasıl yaptıklarını da biliyorum, hesaplıyorum. kardeşim için örneğin bir teyp müzik çalar ya da kolonya insanı ferahlatır. ama benim için o teyp manyetik alan üzerindeki işaretleri alır ve bir kuvetlendirici yardımı ile bizim anlayabileceğimiz dalgaları üretmesi için eletrikesel işaretlerden ses dalgası üreten hoparlöre gönderir. kolonya, içindeki alkol sayesinde döküldüğ yerde bi süre sonra buharlaşmaya başlar (max. entropi) buharlaşırken çevresinde ısı alarak serinletir ve bulunduğu ortamı soğutur (deriyi serinletir). arda kalan koku içiren moleküller ise daha yavaş ortama dağılarak, görece kalıcı bir kokunun insanın üzerinde kalmasını sağlar. bu moleküller gider burundaik algaçları uyarır ve bizlerin kokuyu algılamasını sağlar. duvarlar kiremitten örülür, üstüne sıva çekmek en önemli iştir çünkü duvara asıl şeklini o verir. sıva çimento ve ince umdan yapılır çünkü kalın kum pütürcüklü bir yapı oluşuturur. duvara asılı raf toplam 4 noktasında moment oluşturur ve bu momentler ile duvara asıl kalır. falan filan. işte çevremde olan herşeyin nasıl çalıştığını biliyorum. iyi bişey mi? işte bunu bilmiyorum....&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-115249637047442323?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/115249637047442323/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=115249637047442323&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/115249637047442323'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/115249637047442323'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2006/07/iki-ksa.html' title='iki kısa'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-115247383759497554</id><published>2006-07-09T21:35:00.000+03:00</published><updated>2006-07-09T22:37:17.643+03:00</updated><title type='text'>spa</title><content type='html'>bugünlerde kendime oldukça zarar verici davranıyorum. sürekli olarak alkol alıyorum, sigara içiyorum, işe gitmeyerek ve gitmek isteyerek stres yapıyorum, düzenli olarak yapmam gereken şeyleri yapmıyorum. yemek de yemiyorum örneğin ve yakın zamanda vermem gereken ödevimi yapmıyordum. öylece oturuyorum, kimseyle görüşmek istemiyorum falan filan. fiziksel olarak doğrudan zarar vermiyorum belki ama bu saydıklarım dolaylı da olsa beni mahfedecek güçte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;geçenlerde &lt;a href="http://video.google.com/videosearch?q=jackass"&gt;jackass&lt;/a&gt; [&lt;a href="http://www.youtube.com/results?search=jackass&amp;search_type=search_videos&amp;amp;search=Search"&gt;II&lt;/a&gt;] geldi aklıma. nerdeyse herkes biliyodur ama bu programda (!) insanlar kendilerine (ve zaman zaman başkalarına) bilerek ve isteyerek zarar verecek şeyler yapıyorlar. nedeni konusunda emin olmayarak eleştirel bir göz ile baktığım bu insanlardan çok da faklı yaşamadığımı farkettim sonra. ben de bir jackass'tim ben de bir sıpaydım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kendi kendime düşününce neden böyle yapıyorum acaba diye; düşünce ağı beni dolambaçlara sürükledi. bu dolambaçları biraz irdeleyeyim. öncelikle bunların bana zarar vereceğinin bilincindeyim. peki insan bilerek neden kendine zarar verir? bu çok sıradan bişey olmasına rağmen bu noktada bu olayı en iyi açıklayan kişilerden biri olan dostoyevski'ye kulak verelim. yeraltından notlar kitabının kahramanı "pis" bi insandır. okudukça kıl olduğunuz kişidir. ama kıl olmamız yalnızca yaptığı işlerden değil, biz yaparken binbir takla atarak kılıflamaya çalıştığımız şeyleri alenen yapıp, samimice anlatmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yeraltı adamı derki: ya en üstte olmalıyım ben, yani hakettiğim yerde; ya da en dipte çamurların içinde sürünmeliyim. çünkü asil olan, iyi olan diplerde gezinse de çamurlara batsa da aslını yitirmez. ve bu koşullarda da değerinden birşey kaybetmeyecek olması değerli olduğunu bir kez daha ispatlar. "para yere düşmekle pul olmaz" hikayesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yani efendim demem o ki ben bir megalomanım. kendime değer vemedikçe, özen göstermedikçe, kendimi değersiz kıldıkça aslında ne kadar da değerli, ne kadar da süper bir insan olduğumu bir kez daha vurguluyorum kendi kendime. kendi kendime diyorum ki ulan ciğerlerimi söküp alsalar, ciğerim peş para etmese bile ben yine de değerliyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- tabii olm, ne sandınız ya? siz benim tırnağım olamazsınız bea! di mi lan mustafa?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yalnız işin garibi, hayat da bunu doğrular çerçevede gelişiyor sürekli olarak. yani nasıl desem, ben hayata dair boşverdikçe, ben değersizim dedikçe, insanlara değer vermedikçe daha bi yüceliyorum sanki. örneğin işe gitmiyordum iki aydır, yeni bir iş teklifi geldi. haa şu da olabilir tabii; bunların hepsi benim bakış açımdan kaynaklanıyordur ve ben küçük prens'teki kraldan çok da farklı değilimdir aslında. doğru zamanda doğru kişiye emir vererek bütün emirlerimin yerine getirilmesini sağlıyorumdur. kim bilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;(bu post ile birlikte küçük prens'ten alıntı yapmayan nadir insanlardan biri olmaktan kurtuldum artık. ne mutlu!)&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-115247383759497554?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/115247383759497554/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=115247383759497554&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/115247383759497554'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/115247383759497554'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2006/07/spa.html' title='spa'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-114785365116652209</id><published>2006-05-17T10:18:00.000+03:00</published><updated>2006-05-17T13:45:35.620+03:00</updated><title type='text'>bir öykü</title><content type='html'>bir adam varmış. deniz kenarında yaşarmış. bu adamın bir evi varmış, bahçeli. ev dediysek öyle büyük diil, iki odası varmış evin, bi de mutfak olarak kullandığı bir tezgahı. alt yapısı da yokmuş evin. medeniyetten biraz uzakmış ev. suyu hemen evin dibinden geçen küçük dereden alırmış adam. her gün kova taşımaktan yorulunca bi su kanalı yapmış ufak, evin içine su getirmiş. bi de sistem yapmış istediği zaman suyu kaynağından açıp kapayabiliyomuş. bu sistemi çalıştırabilmek için 1 hafta uğraşmış adam. çalışınca da çok sevinmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;adamın yaşadığı yerde hiç kış olmazmış. çok sıcak da olmazmış hiç. en sıcak zamanda sıcaklık gölgede 35 derece olurmuş. adam düşünürmüş "yahu ne güzel bi yer burası, iyi ki burda yaşıyorum". adamın bi de kayığı varmış, denizde de balık bolmuş. 4 günde bir kayığı ile açılıp balık tutarmış. kayığın içinde sallana sallana gezermiş. çok severmiş o sallantıyı. fakat çok sallanınca midesi allak bullak olduğu için ancak 4 günde bir çıkabilirmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evin bahçesinde çeşit çeşit bitki yetiştirirmiş. özellikle yenebilenlerinden. hep bahar olduğu için orda, her zaman yiyecek bişeyler bulabilirmiş bahçesinden. bahçesi bölüm bölümmüş. sağ tarfta ağaçlar, sol tarafta yer bitkileri varmış (nam-ı diğer bostan). bunlar da kendi aralarında grup grupmuş, renklerine göre. çileklerle, domatesler yanyanaymış mesela. erik ağacı da yeşil elma ağacının yanındaymış. sabah kalkınca bahçesinde şöyle bir dolaşır her renkten bir meyve yer sabah yemeğini tamamlarmış. bazen dayanamazmış bazı renklerden iki tane yermiş. çileği mesela bi tane yemek kesmezmiş. öğlenleri çorba içmeyi severmiş. hiç üşenmez iki günde bir çorba yaparmış. akşamların vargeçilmezi ise balıkmış. fakat balıktan başka şeyler de yermiş. hep güzel şeyler. böylece de hep sağlıklı kalırmış. bağırsakları biraz fazla çalışırmış çok fazla meyve yediği için ama "olsun" dermiş, "içimde kalmasından iyidir".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu adam müziği çok severmiş. "müzik", dermiş "insanı dinlendirir". bi tane darbukası varmış. bazı akşamlar bu darbukayı çalarmış. ama melodi çıkaramazmış pek. çalarken oynamayı öğrenmiş ama. bi yandan düm teke düm teke çalar bi yandan da göbek atarmış. pek eğlenirmiş. melodiye hasret kaldığı günlerden birinde, darbuka çalıp oynarken aklına bi fikir gelmiş. balıkları ve yetiştirdiği bazı şeyleri uygun fiyatlara satarak pilli bi radyo almak istemiş. (medeniyetten uzaktaymış ama o kadar da değilmiş.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;radyo almaya karar verdikten sonra 4 günde bir değil 3 günde bir balığa çıkmaya başlamış. böylece 4 günde bir günlük balık kârı oluyormuş. bu balıkları sata sata sonunda parayı biriktirmiş ve iki düğmeli ve kulaklıklı bir fm radyo almış. turuncu. büyük bir mutluluk ile evine gelmiş. radyonun sesini açmış önce "reset" düğmesine sonra da "scan" düğmesine basmış. ses gelmemiş bir süre, sonra cızırtı gelmiş. bi daha basmış, yine aynısı olmuş. hay bin kunduz, demiş, radyo çekmiyo galiba burda, belki şurda çeker. bahçesinde ve evin içinde bir yandan dolaşmış, bir yandan da radyonun düğmelerine basmış. tam sahildeki kayanın yakınlarında, birden müzik sesi gelmeye başlamış kulaklarına. çook eskilerden bir şarkı kulağını doldurmaya başlamış. kulağına sığmayan şarkı ordan beynine geçmiş. bir hoş etmiş oraları. beyin bu kadar hoş olunca, adamın bedeni de hoşlaşmış ve huşu içinde oraya çökmüş. dinlemiş, dinlemiş şarkıyı. eskilere gitmiş gelmiş, geleceğe bi göz atmış, dönmüş. denizlere bakmış, evine bakmış, su kanalına bakmış. herşey daha bi farklı görünmüş bu müzik ile. çok sevinmiş. gözlerini kapatmış, hayal kurmaya başlamış. tam hayalin başında müzik bitmiş. olsun, demiş içinden, daha güzel şarkılar bile çalar bu radyo. hem artık benim yanımda o, ne güzel oh, demiş. bu sırada duydukları biraz moral bozucuymuş. samimiyetsiz sesi ve kusursuz türkçesi ile bir trt spikeri bir "canlı bağlantı"ya "alo" demek istiyormuş. canlı bağlanan bir kabzımal ile oynanan tabu oyununu bile büyük bir sabırla dinlemiş adam. ne de olsa güzel bir şarkı dinlemek istiyormuş. "canlı bağlantı"dan sonra spiker "son günlerin sevilen aşk şarkısı" olarak yıldız tilbe'nin "sevdim seni köpek gibi ama anca gidersin eşek gibi" adlı şarkısını anons etmiş. adam daha fazla dayanamamış ve scan düğmesine basmış. kısa süren sessizlikten sonra yıldız tilbe'nin güzide sesi kulaklarında yankılanmış. hışımla scan düğmesine yeniden basması farklı bir sonuç doğurmamış. adam yavaşça kulaklıkları çıkarmış kulağından. radyonun üzerine güzelce sarıp kenara koymuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;buhrana uğrayan adam yavaş yavaş sahile doğru yürümüş. iki palmiye ağacının arasına kurduğu hamağına uzanmış. uzun bir zamandan sonra dinleyebildiği tek güzel şarkıyı söylemeye başlamış. sessiz sessiz, yalnızca dudakları ile mırıldanarak. sevdiği şeyleri teker teker hatırlayarak. fakat şarkının nakaratının ortasında beklenmeyen bir şey olmuş. birden bire söylediği şarkının yıldız tilbe'nin o beyinlere kazınan melodili şarkısına kaydığını faketmiş. derin bir nefes almış ve yeniden söylemeye başlamış şarkıyı en baştan. aynı yere geldiğinde yine aynı şey olmuş. adam çok sinirlenmiş. ama neye sinirleneceğini bilememiş. uzun süredir etmediği okkalı bir küfür için ağzını dolduracakken sol taraftaki kayalıklardan gelen bi ses duymuş. irkilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sesin geldiği yere doğru yönelmiş adam. bir de bakmış kayalıklara vuran bir sandık var. kim bilir nerelerden gelen bir sandık diye düşünmüş. ama bu sırada bu sandığın burda ne işi var da demiş. suya inmiş. sandığı kıyıya çekmiş. sandığın üstünde almanca yazılar varmış. ve çeşitli damgalar. sandığın tahtaları su çekmekten sünger gibi olmasına rağmen nasıl da bu kadar sağlam durduğuna hayret etmiş. ee üstün alman teknolojisi diye boşuna demiyolar, diye düşünmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sandık pek bi ağırmış. biraz zorladıktan sonra sandığı açabilmiş. içinden iki tane daha kutu çıkmış. bunlar deri kaplıymış ve derileri su yüzünden oldukça yıpranmışmış. kutu olarak adlandırdığımız nesneler aslında birer çanta imiş. adam ilk incelemelerinden bunu anlamış. biri kare prizma şeklinde, yaklaşık 40cm x 40cm x 15 cm boyutlarında imiş. diğeri ise bunun yaklaşık dört katı ve daha yamuk biçimlisi imiş. adam merakla bu çantaları açmaya koyulmuş. kilitli imiş ikisi de. biraz da kaba kuvvet kullanarak çantalardan küçük olanını açmayı başarmış. ve gördükleri karşısında duraklamış. çantanın içi plak doluymuş (çoğunluğu long play). plaklara şöyle bir göz atmış, neler yokmuş ki aralarında, klasikler, chansonlar (fransız şarkısı), operalar ve daha neler neler. o sırada diğer çanta aklına gelmiş. şu yamuk şekilli çanta. yoksa?! demiş. hemen diğer çantayı açmış, biraz zor kullanarak tabii. ve içindekini görür görmez sevinç ile zıplayıp, kumsalda bir iki parende atmış. kurmalı bir gramafonmuş bu çantadan çıkan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;özenle gramafonu çantadan çıkarmış, biraz sarsılmış olduğunu görmüş. kendi kendine iç geçirmiş, umarım radyo olayı gibi olmaz bu da demiş. gramafonu incelediğinde altında almanca olarak "dünyanın en asil kantocusuna. -- sevimli buzağısından" yazıyomuş. buzağı mı? demiş adam. sonra kelimenin anlamını yanlış hatırlamış olabileceğini düşünüp neden olmasın demiş. kurma kolunu biraz çevirdiğinde gramafonun döndüğünü görmüş. çok sevinmiş. hemen plaklar arasından mozart'ı alıp gramafona özenle yerleştirmiş. kurma kolunu çevirirmiş. sonra iğneyi yavaşça kaldırmış. kaldırınca plak dönmeye başlamış. dua ederek iğneyi plağın üzerine yerleştirmiş. o gün olacak ikinci bir buhran hikayeyi mutsuz kılacağından dolayı müzik çalmaya başlamış. dırı dırı dıı dırı dırı dıı dırı dırı dırı dıı şeklinde mozart'ın bir senfonisi gramafonun ses çıkışından biraz hışırtılı da olsa yükselmeye başlamış. adam çok sevinmiş bu duruma ve oley diye bağırmış.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-114785365116652209?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/114785365116652209/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=114785365116652209&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/114785365116652209'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/114785365116652209'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2006/05/bir-yk.html' title='bir öykü'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-114234512115312388</id><published>2006-03-14T14:47:00.000+02:00</published><updated>2006-03-14T16:28:23.826+02:00</updated><title type='text'>giriş, gelişme ve sonuç</title><content type='html'>&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Giriş&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;öyle karışık ki kafam, kelimeler bile ardarda gelmiyor. konuşmuyorum, konuşamıyorum. yazmak istemiyorum. yazmak istemiyorum çünkü yazmama kararı almıştım kendimce. artık kendimi yazarak ifade etmeyecektim. yazarak bişeyler daha kolay oluyodu çünkü. kendimi yazarak ifade edebiliyordum. en azından yazmak böyle düşündürtüyordu. kendini ifade edebilen bi insanın başka bişey yapmasına gerek kalmaz ki. zaten dertlerini anlatabiliyor, yer yer dertlerinden kurtulabiliyordur. kendimi biraz daha zorlamak istedim. kendime yeni ifade yolları aramaya. resim yapmak istedim olmadı, fotoğraf çekeyim dedim, hayır. tiyatro ise bambaşka bişey zaten. vel hasıl'ı kelam yine burdayım yine yazıyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu yazıyı yazmamın önemi çok büyük benim için. bu yazı varoluşu ile son zamanlarda düşünmekten kaçtığım şeylerin vücut bulması aslında. biraz açayım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;açma&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hayatımda bazı değişiklikler oldu son zamanlarda. işe başladım örneğin. o mutlak durgunluğu biraz değiştirmem gerekti. bişeyler üretebilmeye başladım. ürettikçe mutlu oluyorum ve daha çok üretmek istiyorum. bu belki de şimdiki insanın bugüne gelmesinde rol oynayan evrimsel bir duygudur. açıça söylemek grekirse üretimim pek hızlı değil ama çalıştığım ve seçtiğim ortam dolayısı ile sürekli bişeyler üretildiği sanısına kapılabiliyorum. bu güzel duyguyu yaşamak için sürekli bişeyler üretmek istiyorum. bu bir olsun...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hayatta bazı şeylerin olabilmesi için başka bazı şeylerin olması gerektiği konusunda pek fazla şüphesi yoktur sanıyorum kimsenin. bişeylerin elde edilebilmesi için bi şekilde çaba sarfedilemsinden bahsediyorum. bu çelişkili ikili yaşanan hayatların temel farklılığını ve her bir bireysel hayatın da temel heyecanını oluşturuyor sanırım. sonuçta aynı amaca ulaşmak için herkes farklı seçimler yapıyor. bu seçimler arasında fayda - zarar hesapları yapılıyor. farklı sonuçlara göre farklı seçimler yapılıyor. bu iki olsun...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;biz modern insanların görmek istemediği ve bu görmek istememeye rağmen bize çarptığı için bilinçsizce savunma mekanizması geliştirdiğimiz o kadar çok şey var ki. bunlardan bir ikisinin farkına varabilmek diğerlerinin de önünü açıyor. örneğin müslümansınız ve istanbul gibi bir yerde sokağa çıkıyorsunuz. biraz yüzeysel bi ifadeyle (ki örnek verildiği unutulmamalıdır) müslüman olmanın kur'an da yazılanlara uygun davranmak olduğu düşünüldüğünde yaşamak zorunda olduğumuz hayatı bir kenara bırakalım, sokağa çıkınca bile 10larca kuralsızlığa düşüyoruz (günaha giriyoruz). ya da çevrenin korunması konusunda duyarlı bi insansınız. evde bulaşık yıkamanız gerekiyor. ve kullandığınız bulaşık deterjanının doğaya zararlı olduğunu biliyorsunuz. ama doğaya zarar vermeyen bir biçimde karnınızı doyurmak diğer seçeneğin 5 katı pahalıya mal oluyor. aslında sahip olduğu meslek bakımından bu parayı verebilirdiniz ama üniverstede çevre korumaya dair aktiviteler yapmayı, kariyer günlerine gitmeye, dil kurslarına katılmaya tercih ettiniz. en acısı ise "örnek öğrenci" olan kuzeninizin size ziyarete geldiğinde "aa bu bu deterjan çevreye çok zararlıymış, sen de demiştin ya bunun içinde x maddesi var, ben çok-pahalı-olmasına-rağmen-çevreye-zararsız-marka markalı deterjanı kullanıyorum demesi belki. bunu kullanmasının nedeninin çevreye zarar verilmemesi değil, en pahalı markanın bu olması olduğunu, daha pahalı ve zararlı bir marka çıkarsa yenisini kullanmak konusunda tereddüt etmeyeceğini bilerek sırıtıyorsunuz. belki yanılıyorsunuz ama kimin umurunda? bi süre daha umurunuzda olacak şey her yemek yediğinizde belki küçük bir balığın ölerek zehirlenebileceği düşüncesi olacak. bi süre sonra bunu da kanıksayacaksınız... üç oldu bu da galiba....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;toparlama&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;biraz toparlayayım. zaten kafam dağınık toparlamazsam bu yazı da draft'lar arasında yerini alacak. birden başlayalım. çalışmak öylesine mutlu ediyor ki beni. sürekli çalışabilirim. çünkü çok ciddi bir tatmin sağlıyor. biz bilgisayar mühendislerinin başka mühendislerden en büyük farkı bu sanıyorum. mutlaka bi şekilde kendimizden bişeyler katabiliyoruz. ve bi şekilde sürekli olarak ürün alabiliyoruz. zaten yuppie'liğin temeli de bu. işe yabancılaşma yok (marksist anlamda). neyse efendim ben bu tatmin ile sürekli çalışmak isterken, bir yandan da şimdiye kadar oluşmuş etik(?) değerler kümesi bastırıyor: hayır efendim, gittiğin yol yuppie'lik yoludur, yapma etme diye. yani yaptığım iş bana yalnızca para kazanmak ve harcamaktan dolayı bir keyif vermiyor, aynı zamanda işe yapmanın hazzını da veriyor fakat bu eylemsel sonucu değiştrimiyor: iş merkezli bir hayat ve başka şeylere vakit ayıramama. bu da şimdiye kadar düşündüğüm ve yapmaya çalıştığım şeylere oldukça ters bir durum olarak ortaya çıkıyor. biraz önce bahsettiğimiz ikinci ve üçüncü durumlar devreye giriyor. haz almak istiyorum bunun için çalışıyorum (ikinci durum) fakat çalışırken düştüğüm konum hayat değerlerim ile çelişiyor (üç).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çelişkiler içinde yaşamak çok zor. ne demişler? "ya içindesin çemberin ya da dışında olacaksın" ama "kendin içindeyken kafan dışındaysa" yapılması gerekenlere katılmıyorum. başka biçimlerde halledilebilmeli diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çelişkiler o kadar çok ki. örnek uzayım çok geniş. bir başka durum ise arzuladığım yapmak istediğim şeyin, bana zararlı olabileceğini düşünmek. yukarda bahsettiğim olaylarda buna bi örnek olmasına rağmen bu daha genel bi hal. örneğin sigara. içmek istiyorum bi yandan ama bana zarar vereceğini bildiğim gibi bir yandan da tatmin etmeyeceğini de biliyorum. başka pek fazla günlük insanda rastlamadım bu durumun bu şekilde ifadesine (freud'da rastladım mesela onu ifade etmeye çalıştım bu sözcük öbeği ile) ama bunu insanlar sürekli yaşıyorlar aslında belki bilinçsizce yine. örneğin bir oyun oynuyorsunuz ve rakip zorlu, "yaa keşke biraz daha kolay olsaydı rakip" diyorsunuz. ama rakip bu kadar zorlu olmasa olay bu kadar keyifli olmaz. yani aslında rakibin zorlu olmasını falan istediğimiz yok. ama bu şekilde söylüyoruz. bi nevi yalan. [kafam giderek dağılmaya başladı bu arada.]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;buraya yazı yazmam da zararlı isteklerime bir örnek olarak verilebilir. sonuçta yazmak rahatlatıyor beni. iyi hissediyorum ama başka bi sürü şeyi yapmamı engelliyor. 2 saattir bu yazı üstüne çalışıyorum örneğin. ama yine de yapıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;sonuç&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;insanın düşündükleri ile yaptıklarının çelişmesi kadar ağır bişey yok. düşünün çocuğunuza yalan söylememelisin diyorsunuz ama kendi hayatınız ve çocuğunuzun yaşama standartları söylemek zorunda kaldığınız yalanlar üzerine kurulu (bir meslek olarak politikacılık ya da avukatlık). &lt;a href="http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=69140&amp;session=83965439085961632357&amp;amp;LogID="&gt;karakterler aşınıyor&lt;/a&gt;, bütünsellikler yitiriliyor. içeriden bütünsel olamayan insanlar bütünlüklerini korumak için dışarda mihenk taşları arıyorlar, bulamayanlar ise içlerindeki anksiyete ile canlı birer bombaya dönüşüyorlar ve kurtlar vadisi en çok izlenen dizi oluyor. ahaha nası bi atlama yaptım ama. peki kurtlar vadisi izlemiyorum diyenler? anksiyete çıkacak yol bulur kendine mutlaka.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne çok şeyden bahsetmek istiyorum daha. ama yazının selayeti açısından burada kesmem gerekiyor artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;ufak not:&lt;/span&gt; bu yazıyı yazmamda ve yayınlamamda üstüste gelen bi kaç neden etkili oldu. devamı gelir mi bilmiyorum...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-114234512115312388?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/114234512115312388/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=114234512115312388&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/114234512115312388'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/114234512115312388'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2006/03/giri-gelime-ve-sonu.html' title='giriş, gelişme ve sonuç'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-113591089200601244</id><published>2005-12-30T04:19:00.000+02:00</published><updated>2005-12-30T04:48:12.063+02:00</updated><title type='text'>neden olmasın?</title><content type='html'>sorunlardan birini buldum sanırım. herkesi anlamaya çalışıyorum. neydim ben? perceiving çıkmıştım testte. herkesi anlamaya çalışmak ve anlayamadığım anlarda da saygı göstermek anlayamadığım şeye. garip bi durum tabi. bazen mesela "hmm bu şöyle galiba" diyorum. ama işime gelmezse anlamamazlıktan geliyorum. anladığım şey gerçek olduğunda da en çok kendime kızıyorum tabii. demek ki neymiş? olayları anlamak istediğim gibi anlayabiliyomuşum. o zaman hissettiğim herşey kendi hissetmek istediklerim olabilir mi? neden olmasın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;neden olmasın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;olmasın tabii yaa. hissettiğim herşeyin kendi ürünüm olduğunu bilmenin ve aslında bunların dış gerçeklikle uyuşmayabileceğini farketmenin neler yarattığını biliyo musunuz? biliyo muyum? kendi içine hapsolmuşluğundan korkan, kendi duyularına ve düşüncelerine bile güvenemeyen bi insan. kendine ki burda yapabileceği işlerden bahsetmiyorum, güvenmeyen bi insan. bi gerçeklik algısı yok. her şey kafamın içindeymiş meğerse. gerçek sandığım her şey kendi kurgummuş. ve bunları kuran da kendi kendini bile desteklemeyen bi düşünce yapısı. kimse beni anlaya çalışmıyo gibi geliyo[1]. beni ben bile anlamıyorum zaten. buraya yazmamın amacı da bu zaten: kendimi tanımaya, anlamaya çalışmak. tanımak belki bi dereceye kadar olabiliyo ama anlamıyorum yaa. walla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bi de benim anlama çabam tanıdığım insanlarla sınırlı değil. herkesi, herşeyi anlamaya çalışıyorum. ve hiç kimse kendisinin haksız olduğunu düşünmediğinden belki herkes haklıymış gibi geliyo. ve sorun çıktığında bi haksız ben kalıyorum. hep haksız hissediyorum kendimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çok çok basit bi nedene dayanıyo şu anda buraya yazmam. o kadar basit ki nedeni yazmak utandırır şimdi beni. halbu ki nerdeyse her büyük şey basit nedenlere dayanır. sonra bu basitliğinden bahsedilince sanki değerini yitirir. yitirmese keşke. adam aç ve düşünüyo nasıl karnımı doyurabilirim, nasıl mutlı olabilirim diye ve diyalektik materyalizmi atıyo ortaya. cilt cilt kitap yazıyo.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bugün birine daha bi kolumu verdim. insanlar da bunu yapıyolar sanırım ama ben gayet bilincinde olarak ve isteyerek yapıyorum bunu. birine diyorum ki kolumu tut bırakma, başka birine parmağımı tut bırakma, bir başkasına bak ayağım hep 1 cm yakınında duracak. hep sözler vererek yapıyorum bunu. insanlarla ve belki gerçeklerle ilişkiye geçme çabam bu. sonra her tarafım tutulunca dayanamıyorum kaçmak istiyorum. sıkı tutarlarsa ağrıyo kaçmaya çalışırken. ve gerçeklikten yeterince kaçtığımı düşününce yeniden başlıyorum. sen şunu tut sen bunu. bugün bi işe başlamak üzere konuştuk da birileriyle onun üzerine bu paragraftaki serzenişler de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;daha detaylıca yazmak istediğim bişeyi de burda tekrar belirtmek istiyorum. buraya yazarken hep yaşamdan bahsetmeye çalışıyorum. ama yaşamı yaşam kılan zaten bi sonunun olması. yanlış yere bakıyosunuz sonunu görenler. yaşamak istiyorum ve buna sebep bulmaya çalışıyorum. sebepsiz yaşamak sıkıcı çünkü. sıkıcının da ötesinde benim için rahatsız edici.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;uykum var, sıkıntılarım var ve kendimle ilgili sorunlarım, çözemediğim, çözemeyeceğim. bilmiyorum ne yapmam lazım. üretim sanırım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. şimdi bazılarının bi anlama çabası içinde olduğunu biliyorum. hissediyorum. ancak "bazı insanlar hariç kimse beni anlamaya çalışmıyo" deseydim kimse üstüne alınmayacaktı. okuyan herkes kendini o bazının içinde görecekti. oysa bi düşünmekte fayda var: kim kimi anlamaya çalışıyo ki?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-113591089200601244?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/113591089200601244/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=113591089200601244&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/113591089200601244'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/113591089200601244'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/12/neden-olmasn.html' title='neden olmasın?'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-113546560812972341</id><published>2005-12-25T01:01:00.000+02:00</published><updated>2005-12-25T01:06:48.136+02:00</updated><title type='text'>şimdi ben anlamadım</title><content type='html'>kaoru yok, artık buna inandım. güzel günler biz yarattığımız zaman oluyo. godot ise bekleyenler için hiç bir zaman gelmiyor. adını telafuz etmek istemediğim şey geldiğinde ise zaten herşey bitecek. e o zaman &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;ne&lt;/span&gt;yi b&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;e&lt;/span&gt;k&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;l&lt;/span&gt;i&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;y&lt;/span&gt;o&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;r&lt;/span&gt;u&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;m&lt;/span&gt; ben&lt;span style="font-style: italic;"&gt;?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çok kızıyorum kendime çooookkk. bakalım sonumuz noolcak...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-113546560812972341?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/113546560812972341/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=113546560812972341&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/113546560812972341'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/113546560812972341'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/12/imdi-ben-anlamadm.html' title='şimdi ben anlamadım'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-113477663441396910</id><published>2005-12-17T01:42:00.000+02:00</published><updated>2005-12-17T01:43:54.423+02:00</updated><title type='text'>pay</title><content type='html'>- parçalanmış benlik ve gaydırı guppak cemileler.&lt;br /&gt;- aa, oysa ben ikinizi şey samıştım.&lt;br /&gt;- yoo, aslında sen gelirken arkana bakmadın.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-113477663441396910?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/113477663441396910/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=113477663441396910&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/113477663441396910'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/113477663441396910'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/12/pay.html' title='pay'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-113461517351572403</id><published>2005-12-15T04:52:00.000+02:00</published><updated>2005-12-15T04:56:51.906+02:00</updated><title type='text'>alenen gizli</title><content type='html'>yaaa, ben de başladım. eheheh. süper bişeymiş bu. eksik kalmayalım ^_^&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://gizliblog.blogspot.com/2005/12/ok-gizli.html"&gt;memin'in kimseye söyleyemediği sırları burada: çok gizli&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-113461517351572403?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/113461517351572403/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=113461517351572403&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/113461517351572403'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/113461517351572403'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/12/alenen-gizli.html' title='alenen gizli'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-113403308817199041</id><published>2005-12-08T10:56:00.000+02:00</published><updated>2005-12-08T11:11:28.180+02:00</updated><title type='text'>orta oyunu</title><content type='html'>bugün capoeira ile ilgili bişeyler izledim de aklıma geldi. &lt;a href="http://www.google.com.tr/search?q=capoeira"&gt;capoeira&lt;/a&gt; afrika'dan (özellikle) brezilya'ya getirilen siyah insanların kültürünün bir parçası olarak tanımlanıyor. özgürlük mücadelelerinin bir parçası aynı zamanda. ama kendisi aslında bir çeşit dans, oyun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bizim kurtuluş ve özgürlük mücadelesi anlatılarımızı düşündüm. aklıma ilk gelenler sırtında cepheye cephane taşıyan nineler, gaza gelip top mermisi kucaklayan askerler, ölümüne savaşan insanlar ve daha niceleri. yalnız eğlence ile ilgili hiç bişey gelmedi aklıma. yahu bu insanlar eğlenmek için hiç bişey yapmıyolar mıydı? şarkılar yalnızca yarim uzakta, sıladan ayrıyım havasında mıydı? birisi de çıkıp "ya bi çiftetelli çal da iki göbek atalım!" demedi mi? "bak bak şimdi ismet paşa olucam" diyip taklit yapmadı mı? ya da bi orta oyunu oynamadı kimse? 4 yıl 1. dünya savaşı artı 4 sene kurtuluş savaşı boyunca? aklıma gelen tek eğlence valsler ve balolar nedense. ki onlar da savaştan sonra oluyor sanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;walla efendim kendi tarihimizi anlatırken bile öyle karikatürize etmişiz ki nedenini bilmesek bile yabancı yabancı rahatsız oluyoruz. hemen açıklayayım karikatürize etmeyi tek taraflı büyüteç tutmak olarak kullandım. grotesk desem belki daha anlamlı olurdu. karikatürlerde bir devlet büyüğünü çocuksu yanıyla göremeyiz mesela ya da o yanını görsek iyi bir baba figürü olarak göremeyiz ya o bakımdan. bize de bu savaşları hep acı ve gözyaşı olarak anlattılar. e bi yerden sonra inandırıcılığını yitiriyodu gözümde. nedenini de şimdi buldum. artık gerçekçi gelmiyo çünkü. en zor durumda bile çevrede bi radyo bulunduran, o da olmadı bir türkü tutturan şimdiki zaman türkiyelisini gördükten sonra hiç inandırıcı gelmiyo hele.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yeter bugünlük bu kadar yazdığım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sonum hayrola...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-113403308817199041?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/113403308817199041/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=113403308817199041&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/113403308817199041'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/113403308817199041'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/12/orta-oyunu.html' title='orta oyunu'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-113402955425171841</id><published>2005-12-08T09:57:00.000+02:00</published><updated>2005-12-08T10:55:06.053+02:00</updated><title type='text'>tanıdık meseleler</title><content type='html'>istanbul'da ve diğer şehirlerde bi şekilde yollardan geçenlerin mutlaka farkedecekleri bişey var. yollar çok kötü! en işlek en yoğun yollarda bile çukurlardan geçilmiyo. bayaa kafayı taktım ben bu işe. arıza yapmayan şey hakkında düşünülmez sözünün de bize yol gösterebileceği gibi yolların neden bozuk olduğu konusunda düşündüm. niye yapmıyo belediye buraların bakımını, neden bi kontrol etmiyo, kimse mi rahatsız değil bu durumdan diye sordum kendi kendime. akıl yürütmeler sonucunda bi sonuca ulaştım. çok rahatsız oldum ama bi yandan da acayip aydım. çoktandır yazıcam bunu artık yazayım da içimde kalmasın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şimdi efendim yollar bozuk olunca nooluyo? bu yolu kullanarak yol alan motorlu taşıtların illa ki bir tekerleği, en iyi olasılıkla bu çukurların bir kaçına düşüyor. durum öyle vahim ki bazılarından kurtuluş şansı da yok. çukura düşen tekerlek, her ne kadar süspansiyonla bu önlenmeye çalışsa da arabanın statik düzlemsel yapısını bozuyor. yani araba böyle iki ucundan tutulup burkulmuş gibi oluyor. çamaşır sıkar gibi. bunun yanında yeterince yüksek bir hızla girilen çukurlarda tekerleğin içindeki hava yetersiz kalıyor ve tekerleğin cantına ciddi bir darbe alınıyor. ve bu darbeler zaman zaman cantı yamultabiliyor. arada lastik zarar görüyo. ve bunun gibi bir çok zarar ziyan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;peki zarar ziyan sonucunda nooluyor? bir kritik zarar miktarı sonucunda arabanın bakıma alınması ya da yenisi ile değiştirilmesi gerekiyor. bunun için ek bir bütçe ayrılıyor. bu ayrılan ek bütçe ya oto sanayi sitelerine aktarılıyor ya da otomotiv firmalarına bağlı çalışan servislere bırakılıyor. eğer yenisi ile değiştirilmesi seçeneği seçildi ise bu ayrılan ek bütçe otomotiv firmasının kendisi ile banka arasında taksim ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;neyse efendim velhasıl bi şekilde aracı kullanandan bir miktar daha para çıkıyor. hah şimdi bu para önemli. daha doğrusu bu paranın işleyiş mekanizması önemli. bu para bizden bi şekilde periyodik bakımlar için çıkacak zaten. fakat yolların bozuk olması dolayısı ile bir miktar daha ekleniyor bu paraya ve böylece otomotiv sektöründeki döngüsüye biraz daha para giriyor. böylece bu sektörde daha fazla iş yapılıyor (iş hacmi artıyor), daha çok kişi çalışabiliyor (istihdam artıyor), ve bu bir kısım işi olmayan insana iş olanağı çıkmış oluyor, bu insanlar evlerine ekmek götürebiliyorlar. hmm. sonuçları pek de fena değilmiş di mi? aracı kullanan yönünden bakmazsak tabii. gerçi o kişi de bu ek masrafı göze alıp yine aracı kullanmaya devam ediyor. bir nevi ek vergiye dönüşüyor yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;peki neden kimse bu duruma bişey demiyor? sonuçta herkes bu yolları kullanmıyor mu? sanırım burda biraz atıcam. eheh. söz sahibi olan kişilerin, bişeyleri daha kolayca değiştirebilecek kişilerin araçlarını bi inceleyelim. ne görüyoruz? türkiye'ye başka bir ülkeden gelen biri şöyle bişey demişti: "yaa burda insanlar ne kadar doğayla iç içe, baksanıza hepsinde jipler, offroad araçlar, 4 çekerler var. çok takdir ediyorum sizi." bu sözün üstüne ne denir ki? bilseler o offroadların slalom yapmadan onroad gidebilmek için şart olduğunu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;biraz yolların durumundan ve bunun ekonomik yansımalarından bahsettikten sonra açımızı biraz genişletelim. son (yaklaşık 2,5 sene önceki) ekonomik krizden nasıl çıkıldığını biraz irdeleyen var mı? ben pek irdelememiştim açıkçası. ta ki bi zaman kayseri'ye gittiğimde ekonomik ortamın gayet iyi olduğunu farkedene kadar. güvenilir kaynaklardan aldığım bilgilere göre bütün fabrikalar tam kapasite çalışıyordu. ve ürettiklerini nereye satıyorlardı? &lt;span style="font-style: italic;"&gt;yeniden yapılanma sürecinde olan&lt;/span&gt; ırak'a. bu konuda kimsenin bişeyler dediğine rastlamadım. ırak'taki savaş hepimizin yüzünü güldürdü, hepimizin işine yaradı aslında. yeni bir pazar açıldı. bi şekilde paralar kendine yeni yollar buldu. türkiye (türkiyeli şirketler) de bi şekilde bu yolun bi başında durmayı başardı ve paranın bi kısmını alabildi. bu gelen para ile fabrikalar çalışmaya başladı, insanlara iş olanağı doğdu, açlar doydu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ırak'taki savaşın yeni pazar açması ve yeni açılan pazar ile başka bir çok insanın karnının doyacağını ve ordaki ölenler sayesinde buralarda başkalarının yaşayacağı üzerinde kimse durmak istemedi. ya da dediğim gibi ben rastlamadım. yok efendim bush suçlu, çünü aptal, çünkü gaddar. halbuki amerika'nın ekonomik krizden çıkması gerekiyordu, yeni pazar gerekiyordu, şirketlerin yeniden para kazanması gerekiyordu. bu yüzden de savaş şarttı. ama bunu demek tanrı'nın varlığını mantıkla ispatlamaya benziyor. biri de çıkıp olmadığını ispatlayabilir. yani inancı mantıkla açklamak nasıl inancın köküne kibrit suyu dökerse savaşı bu şekilde açıklamak da savaşın asıl suçlusunun, kapitalizmin (serbest piyasa ekonomisinin) ta kendisi olduğunu söylemek olurdu. ama kibrit suyuyla yıkılacak durumda olmadığı için sistem aslında hiç bişey söylememiş olurdu. çünkü bi yandan da herkes bunun farkında. bi çok kişi orda ölenler sayesinde ekmek yediğini söyleyebilir size, biraz yol gösterirseniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu olayın farkındalık durumu başka açıklamalar yapma gereksinimini de doğuruyor. bizi yeni çözüm arayışlarına sevkediyor. ve bir çok kişi de demokratlar olsaydı iktidarda bu işi savaşmadan çözebileceklerine inanıyor. ama bush'un çözüm önerisi daha net ve sağlamdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;biraz öfke doldum bu duruma. geçenlerde businessweek adlı dergide bi yazının başlığı dikkatimi çekti. yaklaşık olarak şöyle bişeydi: "3. köprü ile gelecek yeni iş alaları: konut ve otomotiv sektörünün önü açık". konut sektörünün türkiye ekonomisinin ana motoru olduğu düşünüldüğünde, mantıklı düşündüğünü sanan herkesin karşı çıkmasına rağmen, devletin bu konuda bu kadar ısrarcı olduğu daha net anlaşılabilir sanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aklıma sürekli yeni örnekler geliyo, yazı da uzadıkça uzuyo. istiklal'in yerlerini yeniden döşüyolar. bence  istiklal'in dokusunun içine ediyolar. ama nooluyor devletin parasının bir kısmı (büyük olasılıkla akp'li) bir müteahite aktarılıyor. böylece o müteahit insan çalıştırıyor, bi yerlerden taş alıyor, oralara para veriyor, para kendine akacak mecralar buluyor ve birilerinin karınlarını doyuruyor. bundan bi kaç sene önce de bütün istiklal'in tabelalarını değiştirtmişlerdi nostaljik olacak, eski gibi olacak diye. granit döşeli yolda giden nostaljik bir tramvay ve pencereden bakıldığında görünen eskiye benzer tabelalar. ağaçları da kestiler büyük olasılıkla granitle uyumsuz olacağı için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;amaaa kim takar ormanı, ağacı, su havzasını, araba tekerinin doğaya verdiği zararı? tüketim toplumunda yaşıyoruz amaç tüketmek. ki birilerinin karnı doyabilsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;akp iktidarında yaşıyoruz. kimin sesi gür çıkabiliyor partililer dışında? cılız seslerimiz de işte ancak dövünmeye yarıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-113402955425171841?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/113402955425171841/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=113402955425171841&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/113402955425171841'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/113402955425171841'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/12/tandk-meseleler.html' title='tanıdık meseleler'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-113263483849502193</id><published>2005-11-22T06:31:00.000+02:00</published><updated>2005-11-22T06:47:33.353+02:00</updated><title type='text'>sendele</title><content type='html'>bu ara herşey o kadar hızlı, o kadar garip ki hayatımda. anlamıyorum neler olup bittiğini. belli zamanlarda belli yerlerde olmam gerektiğini düşünüyorum yalnızca ve olmaya çalışıyorum. baş döndürücü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne uzun uzun yazılar yazabilir oldum ne de adamakıllı düşünebilir. bakıyorum, duruyorum ve uyuyorum (hayata). böyle kısa kısa girişler de yapcam bundan sonra. kasmıycam ööle uzun uzun yazayım diye. yazmak iyidir, durmak da.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-113263483849502193?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/113263483849502193/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=113263483849502193&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/113263483849502193'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/113263483849502193'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/11/sendele.html' title='sendele'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-113001918708848664</id><published>2005-10-22T23:59:00.000+02:00</published><updated>2005-10-23T00:33:03.100+02:00</updated><title type='text'>mazi</title><content type='html'>yıllar önce bi arkadaşıma yazıdığım bi maili yine gördüm, yine okudum, yine sevdim. buraya da koyayım. staj defteri yazmam gerekiyo da oyalancak bişeyler buldum yine kendime.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mektup hakkında kısa özet ve oluşum hikayesi: yıllar önce bir arkadaşım başka bir arkadaşımdan çok hoşlanmıştı. sonradan anlaşıldı ki ikisi de birbirinden hoşlanmışlar tabii. bu arkadaşlarımdan biri diğerinin yaşadığı şehre gitmek istediğini söylemişti bana. tam hatırlamıyorum ama sanırım ona acıdığımı falan da söyleyip ciddi bi tepki vermiştim ve birazdan okuma zahmetine girebileceğiniz mektubu yazmıştım. o zamana kadar ki oluşan benin bir özetini de sunmakta bu mektup bu yüzden de burda yayınlanıyor. çok başka şeyler yaşandı bunlar yazıldıktan sonra fakat bazı şeyler değişmedi. bu mektubu her okuduğumda hala içim bi garip olur. isimleri falan çıkararak anonimlerştiriyorum kişileri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hatta araya şimdiden notlar da girmek istedim. köşeleri parantezler arasında ve italik olacak. örnek: &lt;span style="font-style: italic;"&gt;[şimdiden geçmişe not]&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;işte mektup:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi &lt;span style="font-style: italic;"&gt;ali&lt;/span&gt; efendi madem başladık internetten&lt;br /&gt;yazışmaya, öncelikle şunu söyleyim netten yazışmalarda&lt;br /&gt;bence insanlar anonimleşiyo. Yani sen artık benim&lt;br /&gt;bildiğim &lt;span style="font-style: italic;"&gt;ali&lt;/span&gt; olmuyosun ben senin bildiğin memin&lt;br /&gt;olmuyorum. Neden çünkü ses yok, mimik yok, duygu alış&lt;br /&gt;verişi sıfırın biraz üzerinde. Belki yüzyüze&lt;br /&gt;söylenirken söylenemeyen şeyleri söylemek kolaylaşıyo.&lt;br /&gt;ama bilmiyorum sen yazarken gerçekten &lt;span style="font-style: italic;"&gt;ali &lt;/span&gt;misin, ya&lt;br /&gt;da ben gerçekten memin miyim? Yani demem o ki aşağıda&lt;br /&gt;yazılan şeylerin sorumluluğunu kabul etmiyorum&lt;br /&gt;öncelikle. İstersen aşağıdaki yazıyı bir delinin&lt;br /&gt;yazısı olarak düşün istersen gazeteden kesip&lt;br /&gt;yapıştırılmış bir parça. Ama hiç bi zaman bilemezsin&lt;br /&gt;aşağıdakilerin gerçekten benim düşüncelerim olup&lt;br /&gt;olmadığını belki de sadece duyduğum bazı şeyleri&lt;br /&gt;yazmışımdır falan... Başlıyo umarım sıkılmazsın...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi öncelikle neden acıyorum? Aslında son mailinden&lt;br /&gt;önceki hislerim ve mailden sonraki hisler bir&lt;br /&gt;değişikliğe uğradı mailden önce umutlu bi çılgınlık&lt;br /&gt;yapar gibiydin ama şimdi daha farklı. Çılgınlık diiil&lt;br /&gt;deme öyle. Çıkıp &lt;span style="font-style: italic;"&gt;[bir şehir adı yazıyordu burda onu da sildim]&lt;/span&gt; den ORAya gitmek peh..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle şöyle başlıyorum:&lt;br /&gt;Bir insan hoşlandığı (sevmek diil o bambaşkadır) &lt;span style="font-style: italic;"&gt;[heh heh hadi bakalım]&lt;/span&gt; bir&lt;br /&gt;kızın peşinden niye ORAya gider? Ve nasıl?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Öncelikle gidebilmesi için parası olması gerekir.&lt;br /&gt;(istediği zaman istediği yere gidebilen biri) Alınma&lt;br /&gt;ama burjuva yani. Peki neden gider? Burjuva&lt;br /&gt;anlayışının bir sonucu gibi bişey bu çılgınlık&lt;br /&gt;yapmak (çılgınlık yapmak: yarine başka bişii bulamadım&lt;br /&gt;bulursam değiştiririm.). Yani herkesin her zaman&lt;br /&gt;yapmaya cesaret edemeyeceği bişeyi yapmak. Neden bir&lt;br /&gt;sonuç çünkü işte tek düzelik, özgür (!) hissetme&lt;br /&gt;isteği falan. Peki bunu yaptığında ne kazanır? Bi kere&lt;br /&gt;onu görür tamam bu konuda diyecek bişeyim yok. (aslında&lt;br /&gt;var yani paran olduğu için daha mutlu oluyosun, başka&lt;br /&gt;insanların hakları, ya proleter?) &lt;span style="font-style: italic;"&gt;[gaza bak]&lt;/span&gt; Ama arkasında&lt;br /&gt;yatması çok muhtemel olan bazı bilinçaltı tehlikeli&lt;br /&gt;duygular var:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1-) Onun için emek harcadığını hissetme. ama aslında&lt;br /&gt;emek falan yok babanın parasını verip gidiyosun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2-) Sahiplenme, kapitalist bir anlayışla ben onun&lt;br /&gt;için emek harcadım artık alabilirim duygusu. Sakıncalı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3-) Böyle bi çılgınlıkla (sözcüğe giderek&lt;br /&gt;yabancılaşıyorum) onu etkilemeye çalışma. Bence bu&lt;br /&gt;ilişkilerin (kusura bakma ama: iğrenç) burjuva&lt;br /&gt;ilişkilerine doğru kaymasına neden olur. ilişkiyi&lt;br /&gt;burjuvalaştırır. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;[ben de yaptım bunları sonradan, bilinçli olursa iğrençleşmiyo sanıyorum]&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4-) Bi de fazladan acı çekme var ki, bu da bence&lt;br /&gt;tehlikeli çünkü ben onun için acı çekip hakettim&lt;br /&gt;dürtüsü yaratır. (diğerlerinin var diye söylemiyorum&lt;br /&gt;ama bunun seninle hiçbir alakası yok)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şimdilik aklıma gelenler bunlar. sakın benim böyle&lt;br /&gt;olduğumu söylüyo diye düşünme. ben böyle miyim de,&lt;br /&gt;sonuçta kendini en iyi kendin tanırsın...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Gelelim acıma olayına. Sana şu şu ve bi de şu&lt;br /&gt;nedenden dolayı acıyorum diyemem. Çünkü iç&lt;br /&gt;dinamiklerimi belki prensiplerimi henüz öyle&lt;br /&gt;sistematik şekilde yorumlayıp sana şu duygumun nedeni&lt;br /&gt;şu, şunun ki de şu diyemem. Belki daha sonra. ama&lt;br /&gt;aşağıyı okuyup çıkarmaya çalış istersen birşeyler...&lt;br /&gt; nasıl başlasam ki buraya diye düşünürken; Hadi&lt;br /&gt;bismillah:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Şimdi sen bana madem duygusal ya da duygulu ali&lt;br /&gt;gösterdin ben de sana (belki hiç görmediğin)&lt;br /&gt;anti-duygu (ne demekse? şu demek -&gt;) duygusuz memini&lt;br /&gt;anlatıyım biraz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu meminin oluşma öyküsü uzun biraz aslında. Önce&lt;br /&gt;orta okulda ve lisede aşık olup platonikleştiriyo.&lt;br /&gt;Sonra yukarda bahsedilen acı çekme olayına falan&lt;br /&gt;giriyo. Sonra bir anda inanılmaz bir hızda gelişen&lt;br /&gt;olayların içinde buluyo kendini. Felsefe öğreniyo, yeni&lt;br /&gt;arkadaşlar buluyo, materyalizm öğrenip dinsizleşiyo&lt;br /&gt;falan. Bu sırada yıllardan beri gelen (babasından&lt;br /&gt;öğrenmişti) rasyonalistleştirmeyi insan ilişkilerinde&lt;br /&gt;de uygulamaya başlıyor. Öncelikle yaptığı şeylere ve&lt;br /&gt;kendisine dışardan bakıyo. Çok dışardan, aydan mesela.&lt;br /&gt;Ve ne görüyo? aslında birebir insan ilişkilerinin&lt;br /&gt;(yani ne biliyim aşkmış, nefretmiş, güzelliklermiş)&lt;br /&gt;çok sıradan ve zaten herkesin yaptığı işler olduğunu&lt;br /&gt;anlıyo. işte bu noktadan sonra olay kopuyo zaten.&lt;br /&gt;Düşünsene ne kadar güçlü yaşadığın dugular aslında&lt;br /&gt;gereksiz yere senin içinde saklı kalıyo. (yalnızlaşma&lt;br /&gt;falan hiç girmem) Yani olay çok kolay aslında&lt;br /&gt;hoşlanıyo musun? Gidip söylüyosun:"Senin yanında&lt;br /&gt;olmaktan seninle konuşmak çok hoşuma gidiyo senin?",&lt;br /&gt;nefret mi ediyosun:"Bak sevgili arkadaşım üzgünüm ama&lt;br /&gt;şu şu şu nedenlerden dolayı yanımda durmanı (seni&lt;br /&gt;görmek) istemiyorum."... Olay bu kadar. Ama bunun için&lt;br /&gt;daha üst bi toplum gerektiğini anlıyo yazar. Bunun&lt;br /&gt;üzerine bazı rüyalarından (evet rüya) yeni bir toplum&lt;br /&gt;sistemi geliştirmeye uğraşıyo. bunu yaparken&lt;br /&gt;sosyalizmden, psikanalizden, anarşizmden, gördüğü ve&lt;br /&gt;(fazla olmasa da) yaşadığı insan ilişkilerinden, ve en&lt;br /&gt;önemlilerinden biri Niçe'den etkileniyo.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;[yav benim bu kendime peygamber görevi yükleme olayım ne zaman başladı ki acaba? lisede de din kurmaya çalışıyodum. sonra bi arkadaşım düzeylice dalgasını geçti de kendime geldim. o zamanki ilkelerim duruyo mudur acaba? bakmak lazım. garip...]&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşağıda bazı tezlerini göreceksiniz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yeni toplumu oluşturan bireyler kendilerini bütün&lt;br /&gt;kötü olaylarından (özellik diyelim: kıskançlık,&lt;br /&gt;bencillik, nefret vb.) temizlemiş olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yukardaki tezin uygulanabilirliği konusunda&lt;br /&gt;şüpheleim vardı ve bunu kendi üzerimde denemeye karar&lt;br /&gt;verdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Kendi üzerimde denediğim kendimi sürekli kontrol&lt;br /&gt;altında tutma ve belki de söylediğim her sözü&lt;br /&gt;psikanalitik (tamam yani bi yere kadar ama yaptım)&lt;br /&gt;incelemelerim sonucu bunun o kadar da zor olmadığını&lt;br /&gt;gördüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bunu yaparken kendime karşı olabildiğince acımasız&lt;br /&gt;davranmam gerekiyodu. Yani aslında çok sevdiğimi&lt;br /&gt;sandığım insanlardan nefret ettiğimi ve gıcık olduğum&lt;br /&gt;kişileri aslında sevdiğimi farkettim. Bu sevgi&lt;br /&gt;konusuna değinmek istiyorum: hani dedim ya bazı&lt;br /&gt;kişileri sevdiğimi falan farkettim (bunu söylemek zor&lt;br /&gt;çünkü insanlar kaldıramıyolar, ama güveniyorum sana.)&lt;br /&gt;bu sevdiğim kişilerden bazıları erkekti mesela, ama&lt;br /&gt;daha farklı geliyo bekle biraz. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;[bu söylenenlerin yaşanma kısmını hiç hatırlamıyorum. iyi ki yazmışım. yazı kalıyo.]&lt;/span&gt; Bunalımlar nasıl&lt;br /&gt;olurlar falan, biraz da bukowskinin yardımıyla, şunu&lt;br /&gt;farkettim: sevmek aslında sonu cinsel birleşmeyle&lt;br /&gt;biten bişey değil, yani eski sevgi, aşk tanımını&lt;br /&gt;değiştiriyorum. Sevgi, aşk: Biriyle, ya da bişeyle&lt;br /&gt;vakit geçirmekten, konuşmaktan hoşlanıyosan ki bunun&lt;br /&gt;içinde onun yanında olmak istiyosan (öyle aynı yatak&lt;br /&gt;içerisinde olmasına gerek yok), bu sevgidir bunun üstü&lt;br /&gt;aşktır işte. &lt;span style="font-style: italic;"&gt;[burayı biraz geçiştirmişim sanki. eheh]&lt;/span&gt; Bu bağlamda ben bilgisayarıma&lt;br /&gt;bilgisayarlara aşığım mesela. Sana rahatça seni&lt;br /&gt;seviyorum diyebilirim. Çünkü bunun arkasında cinsel&lt;br /&gt;hiç bişey yatmıyo. Bunu ben biliyorum. Şimdi deme&lt;br /&gt;ordan lan bek memin top çıktı diye yukardaki sistemde&lt;br /&gt;öyle bir kavram yok. Peki diyceksin cinselliği nereye&lt;br /&gt;koyuyosun bence o olay bir gereksinim,&lt;br /&gt;hayvanlığımızdan gelen bir zaaf.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;[yine oldukça iddialı cümleler. sonuçlar aynı kalsa da bu düşüncelerim bayaa değişti sanırım. en azından birbirini oluşturma süreçleri.]&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- İşte yukardaki öz değişimlerim (ne demekse?)&lt;br /&gt;sonucunda bir şey daha varki o önemli bence: Yıllarca&lt;br /&gt;belki göçebe hayatı yaşadıktan sonra, bişeyin farkına&lt;br /&gt;vardım ki bağlanan insan zaaflı insandır. Brecht'in bi&lt;br /&gt;sözü var: İnsan fazlalıklar için yaşar. Ama eğer bir&lt;br /&gt;şeye bağlanırsan sen onun fazlalık olma hakkını&lt;br /&gt;elinden almış olursun. Ve kendinin de o kişinin ya da&lt;br /&gt;o şeyin (birimin, topluluğun) gözünde fazlalık olma&lt;br /&gt;hakkını yitirmiş olursun. Önemli bişey bu. yani karşı&lt;br /&gt;cinsle flörtler bu hakların karşılıklı değişimi gibi&lt;br /&gt;bişeydir. bir yerden sonra dejenerasyon başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- işte bu yüzden bahsettiğim duygu kontroünü hat&lt;br /&gt;safhaya çıkarıp biriyle ilişkilerimde bile önce bu&lt;br /&gt;karşılıklı hak alış verişini kontrol ederim. daha&lt;br /&gt;sonra o kişi hakkında sevme, nefret gibi kararlar&lt;br /&gt;veririm. yani hoşlanma ve başka şeyler artık benim&lt;br /&gt;kontrolüm altında duyguların ya da iç güdülerin değil.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;[kendimi kandırmışım bayaa. halbuki her şey duyguların kontrolü altında. neyse... bu konu ile ilgili bişeyle yazmak lazım. ya da yazdım mı acaba?]&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Güçlü olmayı gerektiriyo tabi yukarda bahsettiğim&lt;br /&gt;şeyler. övünme diil bu. mavi hap gibi (mavi miydi lan&lt;br /&gt;unuttum?). Bu da beni bazen boşluklara düşürür. ama&lt;br /&gt;artık böyle daha rahatım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Son olarak peki bu sistemi nasıl yapacaksın herkesin&lt;br /&gt;aynı şeylerden geçmesini  bekleyemeyeceğimizden dolayı&lt;br /&gt;bi yöntem buldum şöyle: Herkes herkesin herşeyini&lt;br /&gt;bilirse bahsettiğim kötü duygular ve hareketler&lt;br /&gt;ortadan kalkacaktır. Nasıl oluyo diiceksin bunun üst&lt;br /&gt;seviyesi düşünce okumadır herkes herkesin aklını okur.&lt;br /&gt;Alt seviyesi ise budur. Yani kendinle ilgili herşeyi&lt;br /&gt;anlatırsın. Bütün sırlarını bilen bi insan hakkında&lt;br /&gt;kötü şeyler düşünemezsin ya da düşündürtülmezsin çünkü&lt;br /&gt;seni tanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oh be sona yaklaştım. Şimdi hemen konu geçmeden şunu&lt;br /&gt;söyleyim. sen yukaradaki yeni toplum tanımına uyan&lt;br /&gt;bireylerden birisin gözümde. ayrıca sevdiğim ve iyi bi&lt;br /&gt;arkadaşımsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukardaki yazı genel olarak bi beyin fırtınasının&lt;br /&gt;ürünü yani yazı haline geçmesi. Kalanı yılların&lt;br /&gt;birikimi işte beni ben yapan şeyler... Yukardaki&lt;br /&gt;yığının arasında bul istersen neden acıdığımı ya da&lt;br /&gt;anlamışsındır zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim sana. ORAya gideceğini duyunca en üstlerde&lt;br /&gt;yazdığım şeyler geldi aklıma. O yüzdendi büyük tepkim.&lt;br /&gt;Şimdi beni daha iyi biliyosun artık istediğin gibi&lt;br /&gt;yorumla düşün taşın. Bu arada çok havaya girdim ama&lt;br /&gt;hala kabul etmiyorum bu yazdıklarımı. Yalnızca bir&lt;br /&gt;kırılma bu bendeki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bi kaç tavsiye:&lt;br /&gt;Zaten düşünmüşündür ama ilişkiye başlamadan ve hatta&lt;br /&gt;yeltenmeden önce bi kez daha düşün.&lt;br /&gt;İkinizde çok sevdiğim ve değer verdiğim&lt;br /&gt;insanlarsınız, ikinizin de üzülmesini istemem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sonlara yaklaştık artık: ben bu konuyu burda&lt;br /&gt;kapatıyorum ya da burayı diğer herşeyden ayırıyorum.&lt;br /&gt;İstersen yanıt yazma bu konuda çünkü yanıtını&lt;br /&gt;yanıtlamam büyük olasılıkla. Bunu gasteden falan&lt;br /&gt;okumuşun gibi düşün. Neden yanıtlamam? Çünkü&lt;br /&gt;korkuyorum deliliğimden. Ama destek vermek istersen bu&lt;br /&gt;düşüncelere mantıklı gelirse sana da bakarız o zaman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son bişey daha:&lt;br /&gt;- Hani söylediğim bi şeylerden dolayı hakkımda şöyle&lt;br /&gt;bi soru oluşmuş olabilir: Memin Ondan hoşlanıyo mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- O'nu sevdiğim (benim tanımımla) kesin ama ilkel&lt;br /&gt;hoşlanma? vardır belki derinlerde bilinçaltında ama&lt;br /&gt;dedim ya artık onlarla yola çıkmıyorum...&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;[ahahahah. doğru gerçi biraz. eheh]&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saygılar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;[bitti]&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-113001918708848664?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/113001918708848664/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=113001918708848664&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/113001918708848664'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/113001918708848664'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/10/mazi.html' title='mazi'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-112669482888828578</id><published>2005-09-14T13:43:00.000+03:00</published><updated>2005-12-08T11:35:59.510+02:00</updated><title type='text'>kumarbaz</title><content type='html'>&lt;p face="Verdana" size="10pt" style="margin: 0in; font-family: verdana;"&gt;son zamanlarda otoriteler de dahil olmak üzere insanların klasik addeddiği sanat eserlerini izliyorum, okuyorum ve hayranlık içinde kalıyorum. bi kaç ay önce baba (godfather) üçlemesinin ilk ikisini izlemiştim ve çok beğenip herkese anlatmıştım. şimdiler de ise beni kaderimin karşılaştırdığı dostoyevski'ye başladım.&lt;/p&gt;&lt;p face="Verdana" size="10pt" style="margin: 0in; font-family: verdana;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;   &lt;p face="Verdana" size="10pt" style="margin: 0in; font-family: verdana;"&gt; &lt;/p&gt;   &lt;p face="verdana" size="10pt" style="margin: 0in;"&gt;uzun kaçışlardan sonra artık vaktimin geldiğini düşünüyordum doostoyevski'nin kitaplarını okumak için. olgunluk ve odunluk açısından iyi bir sınav olacaktı benim için. fakat yine de ısrarla kaçışımı sürdürüyordum. geçenlerde tatil yerlerinden birindeki oldukça büyük bir marketi gezerken tanesi 4 ytlye satılan dünya klasikleri kitaplarını gördüm. hemen atladım kendime bi seri dizdim. ne de olsa alınacaklarını ve okunacaklarını biliyordum. artık kaderime karşı çıkmanın da anlamı kalmamıştı. böylece bi çoğu dostoyevski'den olmak üzere her biri gerçekten birer klasik olan birkaç kitap aldım. mutluluk içinde kaldığımız yere doğru koyulduk.&lt;/p&gt;&lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt; &lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt;varır varmaz puşkin'in 'yüzbaşının kızı' adlı romanını okumak üzere denize nazır plastik sandalyeye kuruldum. kapaktaki resmin kime ait olduğuna baktım yazmamışlardı. yaklaşık 7 kişilik bir ekip olmak üzere çevireni düzenleyeni yazmışlardı da kapaktaki yağlı boya tablonun kime ait olduğunu yazmamışlardı. kitap ilk falsosunu aldı. neyse her yayınevinden bu kadar özen beklemek bazen beklentileri karşılıksız bırakabiliyor. sonra efendim çevrildiği kaynağı görmek istedim, kendi koydukları resmin adını yazmayan insanlar kim bilir kaç yıl önce yapılmış çevirinin hangi kaynaktan yapıldığını da tabii ki yazmayacaklardı. bundan sonra bu tür ayrıntılara ya kitabı alırken bakıcam ya da kitabı okuyup bitirene kadar bakmıycam. insanın morali bozuluyo.&lt;/p&gt;&lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt; &lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt;kitabın yayınevinden hoşnut kalmayarak kitaba başladım. ha başlamadan önce bilmeyenler için kitap ve yazar hakkında bildiklerimi buraya aktarayım: puşkin rus romancılığının başlangıcı sayılan bir insan. birçok rus roman yazarı üzerinde doğal olarak çok büyük etkileri olmuş ve diğer rus roman yazarları hakkında söyledikleri o insanlar için referans kabul ediliyor hala. ayrıca zamanında oynadığımız gogol'ün müfettiş adlı oyununda da adı geçen bir zat.&lt;/p&gt;&lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt; &lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt;puşkin'in kitaplarını say deseler, sayabileceğim tek kitap olan 'yüzbaşının kızı'na başladım.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;başladım ama kitabın 5. satırında 'dahi', 'bile' anlamına gelen bir '-de', '-da' ekinin ayrı değil birleşik yazılmış olduğunu gördüm. görmemezlikten gelerek devam etmeye çalıştım. ve fakat 5 sayfada 6 tane hata bulunca kitabı okumayı bıraktım. daha fazlasını sinirlerim kaldırmayacaktı çünkü. efendim ben ki baba filminde gayet güzel çevrilmesine karşın '-de', '-da' eklerinin birleşik olmaması gerekenlerinin birleşik yazıldığı alt yazıyı filmi izledikten hemen sonra düzeltmiş bir insanım. hayır bunda da fırsatım olsa yine düzeltmeye çalışıcam. yalnız hatalar yalnızca de, da olsa bi şekilde okunabilir. yanlış yazılan kelimeler mi ararsınız, cümlelerde eksik olan birkaç kelimemi ararsınız… ha tamam bütün dizgi hatalarını geçtim, çevirinin yavanlığını da bir kenara bıraktım, çevirinin doğru olduğu ne malum? kesin yanlışlarla doludur.&lt;/p&gt;&lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt; &lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt;velhasıl böylesine bir klasiği kafamda onlarca soru işareti ile, içime sinmeyerek tabir-i caizse 'piç' ederek okumaktansa okumamaya karar verdim. yalnız şöyle bir sorun vardı aldığım bütün kitaplar aynı yayınevine aitti. "beyaz balina" ve "kum saati" yayınevleri ortaklaşa çalışmışlar, adlarını yazdıkları 7 kişilik bir ekip kurmuşlar. birinin değil bütün klasiklerin içlerine etmeleri işten bile değildi. okuyanları burdan uyarıyorum bu iki yayınevinden her hangi birinin kitabını almayın sakın. görürseniz kitapçıda falan kitapçıyı uyarın. alan da yanmasın. zaten mail falan atıcam mutlaka.&lt;/p&gt;&lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt; &lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt;ilk kitaptaki hezeyandan sonra aynı çevirmen olamaz ya diyerek jack london - martin eden kitabını aldım. sonuçta biri rusça diğeri ingilizce olan kitaplardı. çevirmenin aynı olduğunu görünce ikinci bir hezeyan yaşayacaksam kendimi garantiye alayım, büyük oynayayım dedim. dostoyeski - kumarbaz'ı aldım elime. eğer bu da okunmayacak durumda ise bütün kitapları atacaktım. bi sürü para verdim tamam ama vatana millete zarar valla bunları ortada bulundurmak. bu kitabın çevirmeninin farklı olduğunu görünce küçük bir umutla başladım okumaya.&lt;/p&gt;&lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt; &lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt;efendim aynı özensizlik kitabın her satırında sürmesine rağmen, kitap beni 5. sayfadan itibaren öyle bi sardı ki, bi bakmışım küfür etmeye fırsat bulamadan çeyreğine gelmişim kitabın. tabii çeviri de daha az yavandı, onu da hesaba katmak lazım.&lt;/p&gt;&lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt; &lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt;dostoyevski amca çok güzel yazmış kitabı. yine bir "bir sanat eseri bin teorik tartışmaya bedeldir" sözünün ispatı ile karşı karşıya kaldım. tabii o sanat eserini anlamak için o teorik tartışmaları içeride ya da dışarıda yapmak gerekiyor ama olsun yine de bedel işte.&lt;/p&gt;&lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt; &lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt;kitaptaki ana kahramanımız bir öğretmen aynı zamanda bir kumarbaz. yaa böyle beylik laflar etmeyeyim, kendime yabancılaşmayayım.&lt;/p&gt;&lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt; &lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt;bi yerde bi sahne geçiyodu, aman tanrım o kıskanma hissi öyle mi verilir. başka bi sahnede kararsız aşkı anlatıyor. bunlardan başka "hayatta amacım yok" diyenlerin hepsinin bu adama göre çok daha amaçlı bir ray üzerinde ilerlediklerini fark ettim bi yandan da. ben de dahilim bu gruba. allah düşürmesin yani adamın durumuna. bi yandan kendisi memnun. kazanmak kaybetmek nedir ki? yaşam nedir ki? yaşamın neresinde durduğumuzun ne önemi var ki?&lt;/p&gt;&lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt; &lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt;buda bööle bi sürü sahneyi anlatmak istiyorum ama spoiler vermek de istemiyorum ki. tüh. ben anlatayım spoiler içerebilir diye de not düşelim buraya şimdi.&lt;/p&gt;&lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt; &lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt;adamın aşık olduğu kadına "senin için uçurumdan atlarım" dedikten sonra kadının adamdan bi baron'un karısına saygısızlık etmesini istemesi ve adamın "yaa keşke atla deseydi, bunu nasıl yapıcam şimdi?" diye içinden geçirmesi süperdi mesela. ehehe. ben memnuniyet sarhoşluğu içerisindeyim, ne dediğimi bilmiyorum açıkçası.&lt;/p&gt;&lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt; &lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt;biraz daha felsefe yapayım. kumarbaz amca gayet zeki, akıllı bi amcamız. ama en büyük hatası kafasında hesapladıklarına fazla güvenmesi. aslında bu, olayları kafasında kuran insanların en büyük handikabıdır. tamam kafada kurmak insanı bi yerlere götürebilir çoğu zaman ama, insan beyni henüz mentatlaşmadığı içindur ki mutlaka çok önemli parametrelerden bazılarını hesaba katmayı unutur. ve ne yazık ki hep başkalarına ya da kendine zararla sonuçlanır kafada kurulanlara bu kadar güvenmek. bi süredir bunu hergün yaşıyorum kendi çevremde de ordan biliyorum.&lt;/p&gt;&lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt; &lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: verdana; font-size: 10pt;"&gt;oldukça güzel bir kitap. okuyun pişman olmazsınız...&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-112669482888828578?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/112669482888828578/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=112669482888828578&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/112669482888828578'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/112669482888828578'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/09/kumarbaz.html' title='kumarbaz'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-112595193982632123</id><published>2005-09-05T23:23:00.000+03:00</published><updated>2005-09-12T09:36:09.236+03:00</updated><title type='text'>uyumak ne zor</title><content type='html'>&lt;p face="Verdana" size="10pt" style="margin: 0in;"&gt;bir haftayı aşkın dinginsiz bir yorgunluktan, bi kaç günlük uykusuzluktan sonra, gözlerim artık isyan bayrağını açacakken ve bunca halsizliğime rağmen hala yatağa yatınca uyuyamıyorum. "yatağa yatınca uyuyamıyorum" oldukça görece olduğu için biraz daha açma gereği duyuyorum. bakıyoruz saate, evet, an itibariyle yatakta 1 buçuk saat debelenmişim efendim. sonra bari kalkayım da yazayım, belki sonra uyuyabilirim dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: Verdana; font-size: 10pt;"&gt; &lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: Verdana; font-size: 10pt;"&gt;neden uyuyamıyorum? bugün gündüz bunu düşündüm; "neden az uyumaya çalışıyorum, az uyumak istiyorum ben?" dedim kendi kendime. sorunun cevabını "yaşamda daha az şey kaçırayım diye" şeklinde verdim. uyku ciddi bi vakit kaybı gibi geldi sabah sabah. bi yandan da sınırlı süre içerisinde yapmak istediğim işlerin ancak onda birini yapabildiğimi fark etmemin de bu düşünce üzerinde büyük bir payı olduğunu yadsımamak gerekir sanıyorum. ama birileri uyanıkken uyumak hep zor gelirdi. hele de yanlarında pek de fena hissetmediğim insanlarsa bunlar. ben uyuduktan sonra olacaklar hep merak uyandırmıştır içimde. ha sabah uyanırken zaten başlamış olan uykunun tatlılığı bastırabiliyor bu merakı, o ayrı. küçükken de geç yatardım hep.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: Verdana; font-size: 10pt;"&gt; &lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: Verdana; font-size: 10pt;"&gt;bi yandan da geceler hep benim olmuştur. herkes yattıktan sonra, yaptıklarıma pek bi insanın karışamayacağı, kimseyi takmadan davranabileceğim zamanlardır geceleri. çok önemli, çok gizli şeyler mi yapıyorum? hayır tabii ki. yalnızca gündüzleri dağıttığım benliğimi geceleri toplayabiliyorum. yanımda biri varken yaptığım her şeyi aslında iki katı yapıyorum: biri benim gözümden benim tarafımdan, diğeri yanımdaki kişinin gözünden benim tarafımdan. 3. bi kişi varsa işler 3 katına çıkıyor. çevremdeki insanların sayısı bir noktanın üstüne çıktığında ise başkaları ve ben oluyorum. gece ise rahat, başkalarının tek bakış açısı ses yüksekliğinin seviyelerine indirgenmiş oluyor ki, bunu da refleks olarak hesaplayabiliyorum. geceleri daha rahatım yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: Verdana; font-size: 10pt;"&gt; &lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: Verdana; font-size: 10pt;"&gt;uyumaya niyet etmenin zorluğundan başka bir de uyumaya niyet ettikten sonra karşılaşılan zorluklar var. bütün günün muhasebesi yapılacak; gün boyunca kaçırdığımız fırsatlar değerlendirilecek belli bir noktaya kadar "kaçırmasaydım neler olurdu" ön görüleri yapılacak; tartışılmadan geçilmiş insanlarla tartışılmadan geçilmiş konular tartışılacak, bi dahaki benzer içerikli tartışmalar için argümanlar toparlanacak; gündüz akla gelen ve çözülemeyen sorunlar çözülmeye çalışılacak, yeni bakış açıları geliştirilmeye çalışılacak; ertesi gün çözülmesi gereken sorunlar varsa, ki yapılması &lt;span style="font-style: italic;"&gt;gereken &lt;/span&gt;her iş de bir sorun olduğu için bu kategoriye girer, bunların koşulları değerlendirilecek farklı noktalardaki farklılaşmalar için farklı çözüm yolları geliştirilecek; ertesi gün ya da birkaç gün içinde gerçekleştirilmesi gereken diyaloglar kafada bir kez daha tekrar edilecek, karşıdaki insanın simülasyonu bir kez daha yapılacak, daha sağlıklı öngörüler yapılmaya çalışılacak; bütün bu işler bu sırayla yapılırken çok nadiren düzgün çalışan, "yeter uyu artık" mekanizması sınır kontrolleri yapacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: Verdana; font-size: 10pt;"&gt; &lt;/p&gt;   &lt;p style="margin: 0in; font-family: Verdana; font-size: 10pt;"&gt;anaa amma şey yapıyomuşum ben be uyumadan önce. ilk defa yazdım da bunları neler neler çıktı şuna bak. en iyisi yeterince direnip, bayılarak uyumak...&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-112595193982632123?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/112595193982632123/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=112595193982632123&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/112595193982632123'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/112595193982632123'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/09/uyumak-ne-zor.html' title='uyumak ne zor'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-112544612369500346</id><published>2005-08-31T02:49:00.000+03:00</published><updated>2005-08-31T02:57:14.440+03:00</updated><title type='text'>geziyoruz</title><content type='html'>walla efendim van taraflarından yeni geldik bu gece saat 1 gibi. gezi programımız kısaca şöyle idi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;   &lt;li&gt;van - erciş&lt;/li&gt;   &lt;li&gt;ahlat&lt;/li&gt;   &lt;li&gt;adilcevaz&lt;/li&gt;   &lt;li&gt;bitlis&lt;/li&gt;   &lt;li&gt;van&lt;br /&gt; &lt;/li&gt;   &lt;li&gt;tatvan&lt;/li&gt;   &lt;li&gt;muş&lt;/li&gt;   &lt;li&gt;bingöl&lt;/li&gt; &lt;/ul&gt; hatırladıklarım bunlar. bu yerlerin hepsini iki günü kayseri - o taraflar yolunda geçmek üzere 4 günde gezdik gördük. haa evet turistik gezdik ama her zaman turistlik yapmadık. nasıl olduğunu serbest bi zamanda açıklıycam umarım. yarın sabah da erdemli'ye doğru yola çıkıcaz da. ordan antep, maraş, hatay falan gezicekmişiz sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kafamda bi sürü şeyler birikti artık yazıya aktarmak gerek onları. erdemli'de yapıcam umarım vakit buldukça.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bunların dışında deli sürprizler hazırlıyorum siz sevgili blog takipçilerime. meraktan çatlayın anacım. saygılar...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-112544612369500346?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/112544612369500346/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=112544612369500346&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/112544612369500346'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/112544612369500346'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/08/geziyoruz.html' title='geziyoruz'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-112325030718880248</id><published>2005-08-05T16:29:00.000+03:00</published><updated>2005-08-05T20:09:37.646+03:00</updated><title type='text'>rica ederim</title><content type='html'>içimdeki huzursuz adam yeniden ortaya çıkıyo bu ara. böyle sürekli bi rahatsızlık içerisindeyim. bu halde olunca da olan şeyler daha çok batıyo ve çok normal görünen şeylerin üzerine düşünme fıssatım oluyo. çünkü battığı için normal gelmiyo artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;mesela teşekkür etme konusu. bu ara insanların bazı olaylarda teşekkür etmeleri bayaa rahatsız etmeye başladı. düşündüm de üstüne biraz; neden teşekkür ederiz birine? bizim için ya da bir olayın gerçekleşmesi için bişey yapmıştır, özveri göstermiştir. peki insanlara işe gittikleri için patronları teşşekkür eder mi? hayır genelde etmez. çünkü o onun görevidir ya da zaten yapması gereken bişeydir. o zaman hipotezimizi koyalım ortaya: teşekkürü haketmek için görevimiz olmayan bişey yapmamız gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bi şeyin görevimiz olarak görülebilmesi için o işin bi şekilde bizim sorumluluğumuza verilmiş olması yani bir sahiplenme duygusunun en alt seviyede de olsa oluşması gerekir. evlerde kaç kişi annesine yemek yaptığı için teşekkür eder ki? ya da ödevimizi yapınca hoca teşekkür eder mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;örneğin iki kişinin yapması gereken bi işte biri diğerinin yapması gerekenleri de yapmıştır. o zaman daha az şey yapan diğerine teşekkür eder. çünkü çok iş yapan, az iş yapan için bişeyler yapmıştır. ama ikisi de aynı miktarlarda yaptılarsa yaklaşık pek de teşekkür sözcükleri görülmez ortamda. hatta ikisi de kendisinin daha çok şey yaptığını düşünüp teşekkür beklentisi içine girebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yukarıdaki paragraflardan şu sonuca varabilir miyiz o zaman: birisine teşekkür etmek o insanın yaptığı işin biraz dışına iter, sanki yapması gereken şeyin ötesinde yapması gereken bişey yapmış gibi hissettirir. mesela anne-yemek örneğinde her seferinde teşekkür etmek, her seferinde "bu senin görevin değil ama yaptın" anlamına gelebilir, gelir. (yanılıyosam yorum yazın sayın okuyucular.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;örneklere devam: iki kişi ders çalışıyo. sonra biri diğerine teşekkür ediyo. e ikisi oturup ders çalışmış, niye teşekkür ediyo? çünkü düşüncesine göre teşekkür edilen kişinin ders çalışması gerekmiyormuş da bir fedakarlık yapıp onun (teşekkür edn kisi) için ders çalışmış olduğunu düşünmektedir. tamam biraz daha derinleşelim. neden bi insan bi insan için fedakarlık yapar? bu da önemli bir soru. çünkü kendisi için fedakarlık yapıldığını düşünen insan bu soruyu da sormalıdır. bunun altında da ara arayabildiğin kadar sebep, aman efendim bir çıkarı var da bilmem ne de... halbuki belki yalnızca ortak bir ihtiyaç iki insanı bir araya getirmiştir. ikisi de "yalnızca" yapılan o eylemden çıkar sağlamaktadır. arkasında pek bişey yoktur yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;haa kibarlık icabı yapılan işler için teşekkür edilebilir tabii. ama bi insanla yapılan her işte teşekkür etmek ise "aslında bunların hepsine katalanıyorsun sen, yapmak zorunda değilsin ki" imasını da yaratabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;neyse efendim böyleyken böyle. teşekkür ederken bile bir kez daha düşünmekte fayda var. benim gibi huysuzlara rastlayabilir, üzebilirsiniz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-112325030718880248?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/112325030718880248/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=112325030718880248&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/112325030718880248'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/112325030718880248'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/08/rica-ederim.html' title='rica ederim'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-112256753741657293</id><published>2005-07-28T19:13:00.000+03:00</published><updated>2005-08-31T02:56:24.426+03:00</updated><title type='text'>bir özlü söz</title><content type='html'>"dalgalardan korunmak için zırh kuşananlar ya da kapalı yerlere saklananlar şunu bilmelidirler ki; kuşlar tsunamilerde ölmez. hatta hiç bi hayvan ölmez. çünkü onlar dalgalardan daha hafiftirler. şüphesiz ki doğayla bir olan varolacaktır ve hayat karşısında bendleriniz işe yaramayacaktır, ne kadar sanal olurlarsa olsunlar."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;- Kche Rli&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-112256753741657293?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/112256753741657293/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=112256753741657293&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/112256753741657293'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/112256753741657293'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/07/bir-zl-sz.html' title='bir özlü söz'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-112233767585857996</id><published>2005-07-26T01:09:00.000+03:00</published><updated>2005-07-26T03:28:28.580+03:00</updated><title type='text'>bana rağmen</title><content type='html'>bugün bişeyler yazmak istedim. uzun süredir kafamda dolanan bi sürü kurtçuk var. bi kısmını döktüm yazılara ama henüz bitmedi. bir çok yarım kalan yazı gibi tamamlanmayı bekliyor, hiç bir zaman tamamlanamayacığını bilerek. ben de mevlana'nın mesnevi'sini okuduktan sonra gaza gelip yazdığım bir kaç beyiti yazmaya karar verdim (burdayım ve yaşıyorum, duyun beni!):&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sevda hem derttir hem dermandır cana&lt;br /&gt;gönül ister ki olsa herşey dermandan yana&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ademoğlu bir birey, olmak ister bir başına&lt;br /&gt;tek başınalık da üzer, der kimse yok mu yanıma?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sevdalanan gönül alev alev yanar haniyse akkor olur&lt;br /&gt;ayaklar yerden kesilir san ki o beden bir kuş olur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sevdiceğin bir bakışı alır cânı candan&lt;br /&gt;mahrum kalmak o bakıştan azaptır gelince ol zaman&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evet çok eğlendim bunları yazarken. mutlu kalalım...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-112233767585857996?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/112233767585857996/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=112233767585857996&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/112233767585857996'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/112233767585857996'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/07/bana-ramen.html' title='bana rağmen'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-112166048608452370</id><published>2005-07-18T06:59:00.000+03:00</published><updated>2005-07-18T07:21:26.093+03:00</updated><title type='text'>feminist notlar</title><content type='html'>belli belirsiz bir feminist geçmişim olmasının yanında toplumsal cinsiyetin erkek olanı ile mücadeleyi sürdürmeye çalışıyorum bireysel bazda. bu amaca hizmet eden notlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- regl olmak bir hastalık değildir. regl olmak, hamilelik dönemi dışında, sağlıklı olmanın bir göstergesidir. asıl regl olmamak bir hastalık belirtisidir. kadınların bu dönemde çektiği acılar dışında, hastalık olarak tanımlanmasının erkeksi bakış açısından kaynaklanmaktadır. kendilerinde olmayan, olursa gerçekten sorun olacak bişeyi (bi kaç litre kan kaybetmek) hastalık olarak tanımlamışlardır. halbuki sadece kadınlardan oluşan bi topluluk düşünürsek, kuramsal yaklaştığımız için daha önce erkeklerle temasa geçmediklerini de düşünebiliriz. her birine her ay bir kez olan bişeyi hastalık olarak tanımlayıp tanımlamayacaklarını düşünelim. yani mutlaka bi adı olurdu ama hastalık olmazdı heralde. nasıl ki burunda mukus birikmesi her zaman hastalık olarak tanımlanmıyorsa (tamam ikisi farklı şeyler ama dediğimi anlayın). hastalık yerine regl kelimesi gayet uygun görünüyo benim gözüme. hmm sevmiyosunuz bu kelimeyi, söyleyemiyosunuz o zaman "mens" diyebilirsiniz.  mensturasyonun kısaltılmışıdır, genelde sağlıkçılar kullanıyor sanırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- "bayan" kelimesi son 10 yılda yeni bi şekil aldı ve bir ön-hitap kelimesi (bayan özdemir örneğin) yerine kadın cinsiyetini ifade etmek üzere kullanılmaya başladı. "3 bayan geldi bugün" gibi mesela. kıl olanların bile kullandığını dilimize yapışan ve çıkmayan bu kelimenin özünde de tahmin edilbileceği üzere toplumun bekaret takıntısı yatmaktadır. bireysel olarak kimseye takıntılı yaftasını yapıştırmak istemem tabi, bilmeden tanımadan ama zaten toplmusal cinsiyetin olayı bu. bireysel olarak bireyler tarafından oluşturulmamasına rağmen yaptığımız bir çok eylem ile destekliyor ve yeniden oluşturuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;insanların iki cinsiyeti vardır: erkek ve kadın. (kurukafa sırıtıklara not: eşcinseller de bu iki kategoriden birine girer. yalnızca yönelimleri (tercih değil) farklıdır.) bi erkeğe erkek demek ne kadar az kabaysa kadına da kadın demek o kadar az kaba görülmelidir kanımca. bunu normalleştirmek için de elimden geleni yapmaktayım. ön-hitap değil de direk hitap olarak kullanılan "bayan" yerine de (ör: "bayan bakar mısınız?") "hanımefendi" gibi süpper hoş bi kelimeyi önermekteyim(ör: "hanımefendi bakar mısınız?"). kullanın bu kelimeyi, görecekseniz hem insanların size bakış açısı, hem sizin insanlara karşı bakış açınız değişcektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;saygılarımla arz ederim...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-112166048608452370?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/112166048608452370/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=112166048608452370&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/112166048608452370'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/112166048608452370'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/07/feminist-notlar.html' title='feminist notlar'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-112164541230348293</id><published>2005-07-18T03:03:00.000+03:00</published><updated>2005-07-18T06:58:55.346+03:00</updated><title type='text'>ölümden önce hayat var mı?</title><content type='html'>yazmam gerekiyo. yazmazsam çıldırıcam. kafam allak bullak. her şey birbirine girdi. göğsümün altt tarafında, göbek deliğimin hemen üstünde kocaman bir delik var. öyle bişey patladı ki içimde sesi hala kulaklarımda çınlıyo, ışığından kamaşan gözlerim seçemiyo hiç bişeyi, düşüncelerse çoktandır düşmanım zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;okumasın kimse yazdıklarımı demek gelirken içimden, bir yanım okusun diyo herkes. bilsin beni...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çok zor mutlu olurum ben bi yandan da çok kolay. öyle çok seviyorum ki mutlu olmayı başkaları da sever belki, mutlu oldukları için beni de mutlu ederler diye onları mutlu etmeye uğraşıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şu hayatta öğrendiğim şeylerden biri, eğer bişeyin olacağını düşünürseniz o olur. hatta bu konuda kitaplar yazılmış duygusal zeka falan diye. metafizik açılamaları da var bu olayın, bilimsel açıklamalar da yapabilirim isteyene. bu beyin gücünden dolayı her olayı bitmeyecekmiş gibi yaşamak gerekiyo. ama yine de biteceğini bile bile. garip bi durum tabii, zor. ne zaman ki biter bu iş dediniz o iş bitiyo.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;e her şeyin sonu varsa, ölüm varsa, yaşamayacak mıyız hiç? aksine ölümün olduğunu bile bile ama hiç ölmeyecek gibi yaşamak gerekiyo, herşeyi. kaos kuramı öylesine güzel ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;herşey bitecekse, her bitiş üzecekse, üzüntülere neden hayal kırıklıklarıysa, hayal kırıklıkları umutların yıkılmasındansa, umutlar bi şeylere güvenmektense, güvendiğimiz şeyler de herhangi bişeyse yani bitip, yitecekse, nasıl üzülmüycez ki? bilmiyorum, bilemiyorum. çelik gibi irade ve sinir, üstün bir rasyonalite yeteneği ve taştan olmasa bile bakalittten bir kalp gerektiriyor bunlar. ya da bir çocuğun yaşama isteği ve sevinci.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çocuklarla oynamak, vakit geçirmek, onların yanında bulunmak ne kadar huzur verici, ne kadar hoş. yetişkin olduğumuzdan dolayı kendimize yüklediğimiz acılardan ne kadar da azadeler. düşünün ki bir çocuk (&lt;7 yaş demek istiyorum) çok istediği bişey var, herşey olabilir. eylem bazında düşünürsek, bahsedilen eylem gerçekleşmediği zaman naapar? deliler gibi üzülür, ağlar, belki bağırır çağırır küser. ama en fazla 2 hafta sonra başka şeylere tutulur, yeni umutlarıyla savrulur gider. istediği şey gerçekleşirse noolur? 2 hafta sonra onu da unutur gider.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hayat işte. herşeyin sonunun olduğunu bile bile yaşamak çok zor geliyo bazen. ama tam da yaşam bu değil mi zaten? kendimi mi kandırıryorum? çocuk olmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sınav öncesi dönemlerim çok tehlikeli hayatımda. büyük vurgunları hep sınavlardan önce yerim. bundan sonra daha dikkatli olmak lazım sınavlardan önce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aren'in bi yazısı vardı, aralarında seçim yapmamız gereken iki seçenek de bizi üzecekse ne yapmak gerek gibi bir tümce ile başlıyordu yazı. okuyamadım henüz hepsini. okusam en kısa zamanda. üçüncü seçeneği yaratabilmek gerekiyor sanırım böyle durumlarda. bilmiyorum yaa..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;pufff....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hayat beni köşeye sıkıştırıyo giderek. burjuva lüksleri burjuva kaygıları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bi kaç not düşüp bitirelim bu yazıyı da:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- bi süredir &lt;a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Selective_serotonin_reuptake_inhibitor"&gt;SSRI&lt;/a&gt;  kullanıyorum.  bu yüzden buraya yazma gereği duymuyordum. hani demiştim ya çok önce daha mutlu edecek bişey varsa onu yaparım diye. oturmak gayet mutlu ediyodu beni. şimdi ise istediğim bambaşka bişey.&lt;br /&gt;- bu notu yeni bir konu olarak irdelemeye karar verdim.&lt;br /&gt;- başlığı şimdi yazdım da görkem korkacak yine. korkma canım, geçti onlar...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-112164541230348293?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/112164541230348293/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=112164541230348293&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/112164541230348293'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/112164541230348293'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/07/lmden-nce-hayat-var-m.html' title='ölümden önce hayat var mı?'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-112137629291581161</id><published>2005-07-15T00:21:00.000+03:00</published><updated>2005-07-15T00:31:58.686+03:00</updated><title type='text'>olgu vs olay</title><content type='html'>olanlara olay değil olguydu. olayda kısa dönem sorumluları aranabilir. olgularda sorumluluklar uzun dönemde paylaşılmıştır. bundan sonrası ise çook uzun olacak...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-112137629291581161?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/112137629291581161/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=112137629291581161&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/112137629291581161'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/112137629291581161'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/07/olgu-vs-olay.html' title='olgu vs olay'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-111929883747810592</id><published>2005-06-20T22:32:00.000+03:00</published><updated>2005-06-20T23:20:37.523+03:00</updated><title type='text'>nasıl mı hissediyorum?</title><content type='html'>bilgisayarın başında oturuyorum. mesajcıda insanlarla muhabbet ediyorum. gülüyorum, eğleniyorum, espriler yapıyorum, kendimi anlatıyorum, onları dinliyorum. sonra antivirüs alarm veriyo internete ulaşamıyorum diye. kurcalıyorum bi şeyleri ama sorun yok gibi görünüyo. sonra anlamsız bi virüsün anlamsız mesajları çıkmaya başlıyo ekranda.  update edebilsem çözülecek sorun biliyorum. birden farkediyorum ki internetin kablosu kopmuş, çok uzun zamandır kopukmuş. dönüyorum bakıyorum mesajcı hala açık, insanlar bana bişeyler söylüyolar. ben onlara söylüyorum, iletişim varmış gibi görünüyo. ama internete bağlı değil bu bilgisayar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;anlamsız virüsün anlamsız mesajları beliriyo sürekli ekranda. güncelleyemiyorum antivirüsü. internet bağlantım yok çünkü. mesajcı da insanlar bişeyler söylüyorlar, ben onlara bi şeyler söylüyorum, iletişim varmış gibi görünüyo. ama internet kopuk. ama iletişim varmış gibi görünüyo. ama internet yok. ama duyuyorum insanları. ama internet yok. ama iletişiyorum. neyle iletişiyorum ben? NEYLE?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kimbilir belki bilgisayar bile açık değil. yok bu tuşlarına bastığım klavye. yok tıkıladığım fare. gitmiyorum gittiğimi sandığım bağlantılara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;anlamsız virüsün anlamsız mesajları belirliyo ekranda hala. tek rahatsız eden şey buydu beni. şimdi en az rahatsız eden şey o. keşke günceleyebilseymişim zamanında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;peki nerde herkes? kimdi benim konuştuklarım, neydi gördüklerim? bilmiyorum. bilmemezlikten geliyorum. yanıt korkutuyo beni ölesiye. çünkü yanıt zaten ölüm demek. aslında herşeyin kafamın içinde olduğunu kabul etmek demek. aslında çevremdeki herşeyin benim eserim olduğunu kabul etmek demek. herşeyin sorumluluğu bana ait demek. benim gördüklerimin yalnızca benim uzantılarımın ötesine geçemeyeceğini kabullenmek demek. pek sevmediğim benden başka çıkış olmadığını kabullenmek demek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yıllar önce okuduğum bir öyküde diyordu ki hasta olduğunu düşünen bir adam doktoruna: "sizin tüm gücünüzle üstüne oturduğunuz koltuğa bile ancak iki atom arası mesafe kadar yaklaşabilirsiniz." o zaman da çok etkileyici gelmişti bu cümle, o günden beri de her aklıma geldiğimde içim ürpertiyle dolar. iki cisimin arasında bu kadar boşluk kalıyorsa, yakın olduğunu sanan iki insan arasında ne kadar boşluk vardır kim bilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;watashi wa watashi, boku wa boku do, i am i, ben benim. ben dediğim şey,  t doğumdan şimdiye,  t anında olan olayların bu kabuğun algı süzgeçlerinden geçerekek, t anına kadar olan olaylarla yorumlanmasının t'ye göre toplamından(integral) başka bişey değil ki. istediğimiz bu mu? hayır ruhumuz olsun istiyoruz. bu kadar bağımlı olmayalım diyoruz, ama...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;algılarımız o kadar kıt ki, ne kadar kıt olduğunun farkında bile değiliz. köpekler siyah beyaz görürmüş dünyayı, biz renkli görüyoruz. ama köpek ne kadar farkında ise gördüklerinin ötesinde şeyler olduğunun, biz de o kadar farkındayız. daha fazla değil. ha gördüklerimizi, bildiklerimizi genişletmeye çalşıyoruz. göremediğimiz  dalgaboylarındaki ışıkları başka aletlerle algılamaya çalışıyoruz. ama sorun bu diil ki. yine de algılarımızın ötesine geçemiycez. anlam aramak herşeyde bu yüzden mantıksız işte. hiç bi zaman anlayamıycaz. anladıklarımız hep anlamak istediklerimiz olacak ve anlayabildiklerimiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;anlayamayacağımız bişey hakkında atıp tutmak pek bi mantıksız geliyo çoğu zaman.  benim söylediğimi başka biri başka şekilde anlıyorsa, tıpatıp aynı iki insan olmadığı sürece bu kaçınılmazsa, olmayabilecek şeyleri nasıl anlıycaz ki? yine kendimizle, kendi düşüncelerimizle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kendinden kaçamazsın ki akıllım! kendinden başka bişey görmek istiyorsan, kendinin üstüne çık. ordan bak dünyaya. ancak yüksekliğin kadar görebilirsin etrafı. yine sana bağlı yani neyi ne kadar  görebileceğin...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hayat döngüsü böyle ama. naapalım, bize düşen bu döngüdeki görevimizi yerine getirmek. yaşamaya devam. (bi de şu anlamsız virüsün anlamsız mesajları olmasa... belki bana bişeyler anlatmaya çalışıyodur, kim bilir.)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-111929883747810592?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/111929883747810592/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=111929883747810592&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/111929883747810592'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/111929883747810592'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/06/nasl-m-hissediyorum.html' title='nasıl mı hissediyorum?'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-111868056542391313</id><published>2005-06-13T19:10:00.000+03:00</published><updated>2005-06-13T19:57:00.490+03:00</updated><title type='text'>tespit</title><content type='html'>bilen bilir geçenlerde bursa'ya gittim. orda şöyle bi olay gelişti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bursa'nın meşhur pideli köftesini yemek için bir lokantaya gittik. yavaş servisin üzerine tek porsiyonda 4 köfte (madeni 1 ytlden biraz daha büyük), onun altında ise iskender sosu gibi salçalı bir sosla soslanmış pideler vardı. bir kadın ve yemek yemeyi pek sevmeyen kızı da ordaydılar. kızı yavaş yavaş yerken yemeğini kadın köftelerinden birini kızına verdi. otoriteye ufak bir dienç gösteren kızın yanıtı istemiyorum oldu. ama sonuçta fazla direnemedi. yemeye devam ederken kadın ikinci bir köfte koydu kızın tabağına. kızdan yine aynı tepki. ben bu sırada kadının tabağına baktım. 1 artı yarım köfte duruyordu. yavaş yavaş yiyordu köftesini. bunun üzerine boş ev filmindeki adam geldi aklıma. girdiği evlerde çamaşırları hep elinde yıkıyordu, çamaşır makinesi olmasına rağmen. filmi izlerken aklıma gelen elektrik harcamamak ve daha az su harcamak için böyle yaptığı yönündeydi. fakat bu olay üzerine şöyle düşündüm. aslında orda önemli olan pratik anlamda işin yapılması değildi. yapan kişinin gereksiz de olsa kendinden bişeyler aktarmasıydı duruma. filmde emek, önümde gerçekleşen olayda fedakarlık, nefse hakimiyet. sonuçta o kızın orda iki köfte yemesi çok bişey değiştirmeyecekti ya da filmde çamaşırların makinede yıkanması çok fazla masrafa neden olmayacaktı. önemli olan insanın kendini tatmin etmesiydi. bak ben fedakarlık yapıyorum, emek veriyorum, kendimden bişeyler katıyorum diyebilmesiydi kendine. bunları düşünürken annem sordu ne düşünüyosun diye. hiiç diyebildim her zamanki gibi, biraz yorgunum da. keşke söyleseydim düşündüklerimi. annemin ne düşündüğünü merak etmiştim gerçi. neyse ben burdan düşünmeye devam edeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bi şeylerden vazgeçme, nefse hakimiyet neredeyse bütün dinlerin ortak noktalarındandır. insan birisi ya da bişey için başka şeylerden(ya da kendinden) vazgeçtikçe daha çok bağlanır o kişiye ya da şeye. bu aynı zamanda bir çok örgütlenme içinde de kullanılan bir yöntemdir. bilinçli ya da bilinçsiz. bunu yaparken önemli olan vaz geçmenin "iyi" bişey olduğuna insanın kendini inandırmasıdır. bunun da tabii çeşitli metodları var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;olayın etkileyiciliği, benim açımdan, benim de bu gelenek içinden gelmemdi sanırım. çok yapıyorum bunu. boşa emek harcamak, gereksiz olabilecek fedakarlıklar yapmak, nefse hakim olmaya çalışmak... işte burda kültürleri arası bir fark ortaya çıkıyor. bir çok insan bunları yapmıyor. neden? çünkü sonucu olmayan işler yapmak anlamsız onlar için. "ben"i tanımlama mekanizmaları farklı. modern batı bu şekilde işliyor desem sanırım çok yanlış bişey söylemiş olmam. (şimdi şerbet adam olsa sorardı: "neye dayanarak söylüyosun bunları, kaynak ver bana!" diye, ben de derdim ki "gözlemden çıkardığım sonuçlar bunlar, benim fikirlerim, bu da değerli olmaları için yeterli sanırım", derdi ki "hahaha, hadi ordan, bak marx &amp;lt şöyle şöyle &amp;gt demiş &amp;lt şu şu &amp;gt gözlemleri yapmış, &amp;lt böyle böyle &amp;gt kaynaklar göstermiş!", "peki" der susardım. naapıcam ki?)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şöyle bişey diyor insanlar: "bişeyi yapmak benim için sorun değilse yaparım". hmm. ama ben bazı şeyleri yapmak benim için sorunsa da yaparım. yapılan her işin bir fırsat maliyeti (opportinity cost) vardır. yani bir işi yaparken başka birşeyi yapmaktan vazgeçiyoruz demektir bu. bu durmumda "benim için sorun değilse yaparım" ne demek ki? benim yaptığım duyuları_da_katarak(kar_zarar.hesapla) 'dan farklı bişey değil sanırım. ama insanlar daha kolay mı yapıyor bunu? bilmiyorum. bazen bazı şeyleri sırf hayır diyemediğim için yapıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hmm sanırım şöyle. bazen bazı şeyleri yapmak benim için bi fedakarlık olduğu için (bana herkes için öyledir gibi geliyor ama değil mi acaba) yapılan şeyler sonucunda bazı beklentiler ortaya çıkıyor ilkel duygusal bazda. sonra bunları ortadan kaldırmaya çalışıyorum ama bazen nafile bir çaba oluveriyor. başkaları ise "onu yapmak onlar için sorun olmadığı" için yaptığı için bazı şeyleri bunun farkına varmıyorlar. insanlardan çok şey bekleyen biriyim? yoo. değil aslında. benim derdim kendimle. iyilik yap denize at felsefesi bayaa oturmuştur aslında içimde. önemli olan benim bişeylerden vazgeçerek bişeyler yapmam. yani durum şuna dönüşüyor: kendimden verdiğim her türlü şey, vazgeçtiğim her hoşluk, yaptığım her fedakarlık kendimi kendim için biraz daha kutsallaştırıyor. kutsal bi insan oluyorum giderek. iyi mi? bilmiyorum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-111868056542391313?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/111868056542391313/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=111868056542391313&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/111868056542391313'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/111868056542391313'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/06/tespit.html' title='tespit'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-111831251448385726</id><published>2005-06-09T13:20:00.000+03:00</published><updated>2005-06-09T13:21:54.486+03:00</updated><title type='text'>kaoru</title><content type='html'>var mı(sın)?&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-111831251448385726?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/111831251448385726/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=111831251448385726&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/111831251448385726'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/111831251448385726'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/06/kaoru.html' title='kaoru'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-111768081823277560</id><published>2005-06-02T05:52:00.000+03:00</published><updated>2005-06-02T11:39:20.810+03:00</updated><title type='text'>laksatif</title><content type='html'>sonsuz bilgi hazmedilebilir mi? descartes'a göre (anladığım kadarıyla) bilmediğimiz, düşünmediğimiz şey yoktur bizim için. her şeyin olduğu bir dünyada yaşam? bilmiyorum...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-111768081823277560?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/111768081823277560/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=111768081823277560&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/111768081823277560'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/111768081823277560'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/06/laksatif.html' title='laksatif'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-111767739641274016</id><published>2005-06-02T04:34:00.000+03:00</published><updated>2005-06-02T11:29:04.833+03:00</updated><title type='text'>kisitsizca</title><content type='html'>daha önce farkettiğim bişeyi bugün yazıya dökmek istedim.&lt;br /&gt;hayatımda herşeyi gürül gürül istiyorum ben. sınırsızca yaşamak herşeyi. engellerini düşünmeden, sınırlarını hesap etmeden, herşeyiyle ve bütünüyle, sonuçlarına pek de aldırmadan. dinlemekten hoşlandığım şarkılara bakıyorum mesela, hepsi gürül gürül akıyolar. yaptığım herhangi bişeyde, eğer o anki herşeyimi o işe verebilirsem zevk alabiliyorum. ama zor tabii herşeyi gürül gürül yaşayabilmek. hele de başka insanların başka türlü yaşama arzuları söz konusu olduğunda. bu yüzden de zorlanıyorum işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bi de zaman. en büyük yardımcımız, en kıl olduğumuz hayat arkadaşımız. hiç bişeyi affetmeyen, asla geri dönülemeyen. ama bi yandan da bazı şeyleri unutturabilen, yaşamayı kolaylaştıran. unutmak mesela; bi hocam "unutmak, insan oğluna bahşedilmiş en büyük nimetlerden biridir." demişti. ne kadar haklı, unutabilen insanlar ne kadar şanslı. tabii bazı şeyleri unutmamanın da ne kadar önemli olduğunun farkındayım. ama unutkan insanlar da gayet yaşayabildiğine ve gözlemlediğim kadarıyla daha mutlu olabildiklerine göre; unutmak, unutkan olmak daha hoş olsa gerek. sürekli bir anı yükü tarafından rahatsız edilmemek iyi bişey olsa gerek. insanın şimdiyi yaşamasını kolaylaştırıyo çünkü bayaa. geçmişte yaşamak ne kadar acı. acı derken acı veriyor. hem geçmiş de hem şimdi de hem de gelecekte yaşadığımı düşünmüştüm bi zaman. şimdi ne düşünüyorum bilmiyorum. daha önce böyle düşünmüş olmam ne kadar da etkiliyo şimdi düşünmem gerekenleri. işte unutkanlığın bir başka faydası.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şunu diyecektim ki eğer zaman kadar kıl bi hayatdaşımız varsa. ve yapılan hataları geri alamamaksa kendisiyle en büyük sorunumuz ve de bu herkesin sorunuysa, insanlar olarak daha örgütlü olabilmemiz gerekmez mi zamana karşı? yani demem o ki, zaman unutmuyosa bile biz unutalım ve affedelim unutulması ve affedilmesi gerekenleri. ya da daha iyisi unutmadan affedelim. ne de olsa "bilgi hazinedir. unutulan herşey yitirilmiş bilgidir." der unutamamasının iyi bişey olduğuna kendine inandırmaya çalışan bir tilki. ama zamanın bize yaptığını biz birbirimize yapmayalım bari. affedebilelim. yıllarca önce "şirinler"de şöyle bi laf geçiyodu: "affet ve unut". ingilizce daha fonetik tabi: "forget and forgive" (forget end forgiv okunur)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hadi bakalım, yaşamaya devam.&lt;br /&gt;(- buna da hayat denirse tabii.&lt;br /&gt;- hayat diye işte tam da buna denir!&lt;br /&gt;- tabii(!)&lt;br /&gt;- tabii!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-111767739641274016?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/111767739641274016/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=111767739641274016&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/111767739641274016'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/111767739641274016'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/06/kisitsizca.html' title='kisitsizca'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-111747840558067412</id><published>2005-05-30T21:36:00.000+03:00</published><updated>2005-05-30T22:03:51.010+03:00</updated><title type='text'>Aren'den</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: left;"&gt; &lt;span style="font-family: verdana;"&gt;Aren'den bir alıntı. kendisini marmara üniversitesi'nde bulabilirsiniz.&lt;br /&gt;kim bilir belki çoktan bulmuşsunuzdur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BEKLENTİSİZ SEVDİNİZ Mİ HİÇ..!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşklardan öyle çok şey bekler hale geldik ki, beklentilerimiz yerine gelmediğinde kendi kendimizi yiyip bitiriyoruz. Tabii aşkta bitiyor. Ondan sonra gelsin acılar gelsin gözyaşı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başarabilsek beklentisiz sevmeyi öyle özgür hissedeceğiz ki kendimizi... bir öğrenebilsek aşkımızın başkalarına bağımlı olmadan sadece kendimizin içinde yeşerdiğini... bir anlayabilsek, aşkın başkalarını değil kendimizi mutlu etmek için gerekli olduğunu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç beklentisiz sevdiniz mi? Yani bugün telefon etmedi demeden, şu an nerede acaba diye kendi kedinizi yemeden, yaş günümü hatırlayacak mı acaba diye bir beklenti içine girmeden... sevdiniz mi hiç?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitecekse biter&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun, size ait bir mal olup olmadığını kabul edip onu özgür yaşama ile sevmeyi denediniz mi? Yanındaki erkek arkadaşına aldırmamayı öğrenip, ama aldırmıyormuş gibi yapmadan, gerçekten aldırmadan. ''Bitecekse biter, bunu ben değiştiremem, beni sevmeyi bırakmasını değiştiremeyeceğim gibi'' diye düşünün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu yersiz kıskançlıklara boğmadan ve kendinizi yıpratmaktan vazgeçebildiniz mi hiç? Hiç beklemeden çalan bir kapıda onu karşınızda görmek ne güzeldir bilir misiniz? Beklemediğiniz bir anda hediye almak en sevdiğinizden... ve beklemeden gelen bir 'seni seviyorum' mesajının tadına varabildiniz mi hiç?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz istediğiniz için değil, o istiyor diye yapıldı mı tüm bunlar? Ve beklentisiz sevmenin tadına bakabildiniz mi hiç?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürprizlerle mutluluk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Bugün beni hatırlamadı" yerine "hiç beklemiyordum senin geleceğini" diyebilmek ne güzeldir oysa... onu boğmadan, kendinizi boğmadan, sevebilmek ne güzeldir..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sahiplenme duygusundan uzak, sevmenin sevilmenin tadına varabildiniz mi hiç? Yapılmamış davranışlar, söylenmemiş sevgi sözcükleri ile kendi kendimizi aşk çıkmazında kaybedeceğinize hiç beklenmeyen bir demet çiçekle mutlu oldunuz mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beklentisiz sevin... Ben beklentisiz seviyorum... niye aranmadım diye düşünüp kendi kendinizi yiyeceğinize hiç beklenmedik bir "seni özledim" mesajıyla aşkı yakalayın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beklentisiz sevin... Ben beklentisiz seviyorum. O sizin sevgiliniz olduğu için değil. Ona tapulu malınız gibi. Çantanız, arabanız gibi davranma hakkını olduğunu düşünmeden. Onu, sevdiğiniz, onun da sizin sevdiğiniz için sevin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllanmış şarap gibi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgiye karışan beklenti denen illeti hemen silin aşkın ak sayfalarından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göreceksiniz ki, o zaman aşk başka bir güzel. Göreceksiniz ki, o zaman sevgili daha bir romantik. Göreceksiniz ki, o zaman sevmek ve sevilmenin damaklarda bıraktığı tat yıllanmış şarap gibi. Beklenti zevkine karışmadan bir başka döndürüyor insanın başını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben beklentisiz seviyorum...!!!!&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-111747840558067412?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/111747840558067412/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=111747840558067412&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/111747840558067412'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/111747840558067412'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/05/arenden.html' title='Aren&apos;den'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-111729393795629953</id><published>2005-05-28T18:24:00.000+03:00</published><updated>2005-05-28T18:25:37.963+03:00</updated><title type='text'>değişiklik</title><content type='html'>blogun başlığını değiştirdim. böyle url'ye daha uygun oldu sanki.&lt;br /&gt;evet canım sıkılıyo....&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-111729393795629953?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/111729393795629953/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=111729393795629953&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/111729393795629953'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/111729393795629953'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/05/deiiklik.html' title='değişiklik'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-111719841818806727</id><published>2005-05-27T15:52:00.000+03:00</published><updated>2005-05-27T15:53:38.196+03:00</updated><title type='text'>of of of</title><content type='html'>"rüzgar güldü halime&lt;br /&gt; dedi gidelim düş önüme,&lt;br /&gt; gidemem dinle martıları&lt;br /&gt; bitmiyor alayları!"&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-111719841818806727?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/111719841818806727/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=111719841818806727&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/111719841818806727'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/111719841818806727'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/05/of-of-of.html' title='of of of'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-111707086557451978</id><published>2005-05-26T03:35:00.000+03:00</published><updated>2005-06-02T11:37:54.300+03:00</updated><title type='text'>disposed teen</title><content type='html'>kendimi kullanılmış, yıpranmış, tükenmiş ve hatta atılmış hissediyorum. hep ben yaptım ama bunları kendime. insanın benim kadar büyük bi düşmanı varken başka düşmana gerek kalmıyo tabii.&lt;br /&gt;şimdi başlayayım içimi dökmeye. bilenler bilir freud derki üç farklı olay var (ehehe bulamadım kelimeleri): bir id. bu hayvansal dürtüler ve içgüdüler anlamına geliyo. ve bunların ortaya çıkardığı eylemler. iki süperego: bu da toplumdan gelen ya da insanın kendisinin oluşturduğu kurallar silsilesi. bu böyle olmalıdır şu da şöyle gibi. üçüncü olarak da egomuz var. şimdi ego sanırım latince ben demek. bu ego dediği şey freud amcanın süperego ve id arasında sıkışmış bizi oluşturuyo.&lt;br /&gt;id ve süperego mutlak şeylerdir. lafın gelişi tabii. yani bi insan acıkınca yemek ister, sevmek ister, tembellik ister. ama yemek yemek için çalışmak gerekir. sevgini ööle her şekilde ifade edemezsin maskelemen gerekir falan filan. ilki id oluyo ikincisi süperego. pragmatik bi ifade ile bu ikisi arasında yaptığımız tercihler de egoyu oluşturuyo.&lt;br /&gt;buraya kadar herşey iyi güzel. ama bu blogun konusu olarak bana gelelim. ben bu klasmanda nasıl değerlendiriyorum kendimi. başta bahsettiğim kullanıp atılmışlık burda devreye giriyor. yıllardır id'i öyle geri plana attım ki yoruldu bünye. şimdilerde acayip sıkıntı yaratıyo. insan yapmak istediklerini "hmm yanlış yapmamam lazım" diye bu kadar bastırırsa içten içten vuruyo id.&lt;br /&gt;evet kardeşim ben de duygularımca hareket edebilmek istiyorum yaa. walla sıkıldım. ama bu bi hayatta kalma şekli ne yazık ki.&lt;br /&gt;her insan hayatta kalmak üzere çevresiyle çeşitli ilişkiler kuruyo. kimisi hep işlerini başkalarına yaptırıyo, kimisi her sorununu kendisi çözmeye çalışıyo. ben ise tembelliğimi ve kötülüğümü ört bas etmek için "iyi insandır bu zarar gelmez" havası oluşturuyorum. sonra bişey isteyince yapıyo insanlar. ya da bu "hafif delidir ne yapsa yeridir" havası sayesinde dilediğimce takılabiliyorum. ama bu havayı korumak zor gelmeye başladı.&lt;br /&gt;ya aslında sorun kendimle. yani nası desem... bu kadar mantık adamı olmamam lazım. idi biraz dinlemem gerekiyo. bi yandan evet olmak istediğim gibi görünüp, göründüğüm gibi olmaya çalışıyorum. bi yandan da çok zorluyorum kendimi.&lt;br /&gt;insan yaptıklarıyla vardır dersek. ben içimde ne kadar kötü olursam olayım başkaları için iyi şeyler yapıp iyi bi insan olarak görünüyorsam iyi bi insanım demektir. niyetler yerine sonuçlara bakmak gerekiyor bazen.&lt;br /&gt;mesela televizyon izlemek. bi yandan dayanamıyorum mental olarak o alete bakmaya ama körolasıcalar herşeyi yapıyolar ilgi çekmek için. işte onlar idime sesleniyolar ben ise... bilmiyom neremle hareket ettiğimi. ama evimde televizyon yok. ama tv kadar basit diil işte herşey. çekemediğim bişeyi parçalamak istiyorum mesela. ya da bazen insanların yüzüne "bencilsin sen!" diye bağırmak istiyorum ya da "salaksın sen!" "otsun sen!" diye. ama olmuyo işte. "bak arkadaşım bööle bööle" diye anlatmak gerekiyo. genelde daha fazla işe yarıyo tabii ikincisi ama sıkıldım işte.&lt;br /&gt;uzun süredir sıkkınım bu konuda, bi kaç senedir bekliyorum patlıycak diye ama patlamadım henüz kimseye. bakalım noolcak sonu...&lt;br /&gt;bi de bugün bi yerde gördüm de aklıma geldi. bu hayatta kalma ile falan da bağlantılı. bir kaç yıldan beri darwiniyen bir felsefe tutturmuştum kendime. değişime ayak uyduran hayatta kalır kardeşim. bugün farkettim ki öyle kaptırmışım ki kendime buna varolma amacım varolma olmuş. şu dünyada varolmaktan başka bişey yapmaz olmuşum yani. ewet her koşulda varolabilirim ama o yani. o kadar. varolduğum zaman bişey yapsam bari. yok yaptığım bişey de. kendi kendine dönen bi teker gibiyim yani. sonsuza kadar dönecek ama hiç işe yaramayacak. çünkü bi araba tekeri değil, kendinden başka birini biyerden bi yere götürmüş bi teker değil. ööle kendi kendine dönecek naaparsan yap.&lt;br /&gt;ben bişeyler yapmaya çalışıyorum bazen aslında. şöyle dünyaya bi faydam dokunsun istiyorum ama olmuyo galiba pek. zaten çok moral bozucu bişey var. başarı hikayelerini falan okuduğumuz zaman insanların, gördüğümüz şey: azim, inanç, kararlılık ve çok çalışmadır. hadi biraz da şans diyelim. bi de kendime bakıyorum, sonra acı bi gülümseme yayılıyo suratıma. ehehe. azim desen yok, inanç desen çoktan yitirmişim, benden daha kararsız çok az insan tanıyorum (onlar da bazı konularda sadece), ama çok çalışıyorum. pehehe. yalan tabii ki. hiç "çok ööle oturan bi adamdı, çevresindekiler iyi insan derlerdi, tembeldi, başladığı her işi yarım bıraktı, yaptığı en iyi şey kendisini incelemekti onu da tam başaramadı. ama 5 şehre heykeli dikildi adını altın gümüş ve uranyumdan harflerle yazdılar herbir köşeye. sonra uranyum ışıdı insanlar kanser oldu, analar sakat doğurdu ama kimse gocunmadı. haketmişti çünkü o!" diye bi hikayeye rastlamadım.&lt;br /&gt;ya bunların hepsi özel olmak istememden kaynaklanıyo sanırım. gerçi her insan bunu istiyo. bi filmde mi kitapta mı ne geçiyodu: "herkes astronot, roket bilim adamı, pilot olmak ister. köşedeki sigortacı olacağımızı anladığımız an gerçek hayata döndüğümüz andır." yaklaşık böyle bişeydi. sigortacı dediğine göre amerikan asıllı bi söz olsa gerek.&lt;br /&gt;herkes farklı şekilde özel oluyo ama. yani herkes bi şekilde özel. herkes ailesi için özel mesela. ama bu yetmiyo genelde kimseye. çünkü öntanımlı zaten o. ikinci özellik insanın "sevgili" olarak adlandırdığı kişiden geliyo (ben kimseyi o şekilde adlandıramadım o da gariptir). karşılılı olarak özel oluyosun. bu olayı da bu şekilde tatmin ediyosun. ne biliim naz yapıyosun, kapris yapıyosun, bişeyler bekliyosun, mantık sınırlarının ötesine geçiyosun. mantık zaten saçma, dayatma bişey. (hmm biraz önce kendimle mi çeliştim. hmmm).&lt;br /&gt;ben hala bi şekilde özel olmaya çalışıyorum tüm dünya için. ama önce kendim için.&lt;br /&gt;ya ben kendine hiç saygı duymayan bi adamım sanırım. isteklerime ihtiyaçlarıma. çok kötü bişey bu yaa. sen kendine inanmazsan kim inanır ki sana? kendim hakkında şu kesin şöyledir, bundan sonra ölene kadar değişmeyecek dediğim birtek şey olsa var ya, dünya başkanı olurum. daha öncemlisi çok mutlu olurum.&lt;br /&gt;ben dahil bi çok kişi anlamıyo gibi geliyo söylediklerimi, yapmak istediklerimi. zaten yapacaam da yok ya işte, laf.&lt;br /&gt;ya demin bi sürü şey vardı kafamdan geçen uçtu gitti yine. zaten hoca demişti "düşünce bir avuç dumandır, yazmak onu hapsetmektir." diye.&lt;br /&gt;neyse yeter. hadi sağlıcakla kalın.&lt;br /&gt;hah bi de şey diyecektim: hani yazmışım ya bloga ilkburaya mutlu şeyler yazayım diye. olmaz ki. beni mutlu eden bişey varsa niye oturup yazayım ki? gider beni mutlu eden şeyi yaparım. budur yani hayat felsefem. şimdi yazı yazmak bana iyi hissettiriyo o yüzden yazıyorum.&lt;br /&gt;hadi bakalım....&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-111707086557451978?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/111707086557451978/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=111707086557451978&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/111707086557451978'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/111707086557451978'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/05/disposed-teen.html' title='disposed teen'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-111685291587295316</id><published>2005-05-23T15:52:00.000+03:00</published><updated>2005-05-23T15:55:15.876+03:00</updated><title type='text'>sıkıntı</title><content type='html'>çok canım sıkılıyo yaa... yani canımı sıkan bişeyler var. kaçıp gitmek istiyorum ama kaçamam ki. tüh naapsam ki acaba? offf bilemedim.&lt;br /&gt;nişeyler yapmam lazım ama. din bulayım ben en iyisi kendime. evet evet. bulayım bi tane ve diğer herşeyden soyutlayayım kendimi. en iyisi bu sanırım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-111685291587295316?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/111685291587295316/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=111685291587295316&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/111685291587295316'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/111685291587295316'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/05/sknt.html' title='sıkıntı'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-111629426251272529</id><published>2005-05-17T04:06:00.000+03:00</published><updated>2005-05-17T04:44:22.533+03:00</updated><title type='text'>işgzrlk</title><content type='html'>yarın sınav var. sabah 10'da. bense buraladayım yine. direniyorum yatmamaya, uyumamaya.&lt;br /&gt;bu sabah uyanmaya çalışırken neyi farkettim. bir çok şeyi değiştirme gücü kalmamış bende. çıkmıyo yani bedenden o enerji. en basitinden uyumak uyanmak. önce uyumamaya direniyorum, yatma vakti geldiğinde. sonra uyanmamaya direniyorum uyanmak zamanı geldiğinde. garip geldi sabah sabah.&lt;br /&gt;değişimlere süper ayak uydururum ama. biri bişeyi değiştirsin hemen uyarım ona. yaşama kaldığım yerden devam ediyorum. o yüzden korkutmuyo artık beni değişimler.&lt;br /&gt;çevremdeki herkes bi şeylerin bitmesinden bunalmış. aslında her an bir an bitiyo. bi daha yaşayamıycaz hiç bir anı. her ana üzülürsek ne hale geliriz? tabii bu kadar küçümsememek lazım olanları. yıllarca yurtta kalmanın yarattığı bi duygu bu sanırım. her sene bütün eşyalarını, seni tanımlayan, seninle olan eşyalarını toplarsın. arkadaşların teker teker gider evlerine. her şey biter yavaş yavaş. çok kötü olurdum her bitişte. bi de eşyalarını toplamanın, paketlemenin, taşımanın sıkntısı falan. offf....&lt;br /&gt;çinliler galiba uykuyu küçük ölüm olarak tanımlıyorlar. bööle baktığım zaman hayattaki bir çok şey bambaşka anlamlar kazanıyor. belki bu yüzden uyumak istemiyorum. bitiyor çünkü gün. uyuduğum anda artık bu günde değilim. bu gün öldü. ya da ben öldüm. yarın yeniden doğucam yeni bir güne. ama adı üstünde yeni bir gün. ya da uyurken yanımda olsun isterim sevdiğimin. daha önemlisi uyandığımda yanımda olsun. işte o an altüst ediyorum kafamdaki evren yasalarını. ölürken yanımda olan yeniden doğduğumda da yanımda. var mı ötesi? o günden bişeylerle yeniden başlıyorum işte. insanoğlunun en büyük dileği yerine geliyo: ben öldüğümde her şey bitmesin.&lt;br /&gt;adamın biri diyor ki (eric hoffer) insan başına gelen olumsuzlukları hep dış dünyaya bağlamak ister. bense tam tersine başıma gelen her kötü şeyi kendime baplıyorum. sanki her şeyi düzeltebilecek gücüm var gibi hissediyorum. megalomanya işte. ama ne enerjim yetiyo hepsine ne de.... (bilemedim.) sanırım insanlar o kadar da güçlü olamadıklarının farkındalar. kendimi keşfetmem gerekiyor benim de. gerçi keşfettiğimi sanıyorum ama... off çok zor oldu bu paragraf.&lt;br /&gt;yazdıklarımı okuyanlar varmış. umarım okutabiliyorumdur kendimi. cemal süreyya çevirisinden marqueis de sade okuyorum. aman tanrım ne kadar güzel. su gibi. şırıl şırıl akıyor. ne yazdığı hiç önemli değil ki. okuyosun gidiyor işte. keşke öyle yazabilsem.&lt;br /&gt;birisi bi yorum yazmış en alttaki yazıya. yeni gördüm. kim bilir ne zaman yazmış. bulamadım tarihini. keşke ulaşabilseydim. ne güzel yeni insanlar tanımak.&lt;br /&gt;şimdi, bazı insanlar vardır. her şeyleriyle öyle itici gelir ki başka bazı insanlara kaçarlar yanlarından. ya da bi ton eleştiri onlar hakkında. halbuki bana tam zıt olan insanlarla tanışmak ööle zevkli ki bana göre. onları anlamaya çalışmak, onlar gibi düşünebilmek, dillerini çözebilmek.&lt;br /&gt;çok önce bi zaman kendinden vazgeçmenin ne demek olduğunu anladığımı sanmıştım. hala da öyle sanıyorum gerçi. mümkün değil tabii ama başkalarını anlamayı onlar gibi düşünmeyi becerebiliyorum bazen. ama arada ben eriyorum sanki. biraz doğu felsefesi bildiğim kadarıyla. kimi insanlar da tanıyorum ki kendilerinden vazgeçmeden başkalarıyla çok daha sağlıklı arayüzler oluşturabiliyorlar. daha mı iyi? bazen.&lt;br /&gt;geçen görkem odama girdiğinde aa memin kokuyo burası dedi. pliftanak diye bi şimşek çaktı beynimde. aha dedim benim kokum. başka insanların kokularını alırım, bazen takılırım hatta kokularına insanların ama benim kokum. hiç düşünmemiştim daha önce benim de bi kokumun olabileceğini. bazen ter kokumu alıyorum ama o ayrı tabii. kim bilir daha neler var bana özel olan ve benim asla algılayamayacağım. çok garip. çok güzel.&lt;br /&gt;insanlar beni nasıl görüyolar acaba? kafalarındaki ben nasılım? bazen hissediyorum aslında. hatta eskiden oyunlar oynardım bazılarına beni farklı görsünler diye. çok eğlenceli oluyodu. şimdiler ise kim uğraşçak diyorum. büyüyoruz tabii ne yazık ki. başka oyuncaklar buluyoruz kendimize.&lt;br /&gt;andy kaufman da ne saygı duyulacak adam haa. çok severim kendisini. saygı da duyuyorum. adam nasıl bir oyunbazsa öldüğüne bile bir sürü insan inanmadı. ne güzel!&lt;br /&gt;bir konu daha geçiyordu içimden tam değinmelik.. umm neydi ki acaba? şöyle bir konuya değinebilirim arada. nereye ne yazsam hep kendimi anlatıyorum. çünkü en çok kendim hakkında düşünüyorum sanırım. sürekli analiz etmeye çalışıyorum kendimi. e peki bunun insanlara faydası ne? bilmiyorum. onu bunları okuyanlara sormak lazım. kimbilir belki eğlenceli yazıyorumdur, ya da insanlar kendilerine dair bişeyler buluyolardır buralarda. sonuçta insan kendinden bişeyler görmekten haz alıyor. en azından ben öyleyim. bi de düşündüğümüz zaman zaten bütün edebi eserler yazarın kendinden parçalar. hoşumuza gidiyor adamın anlattıkları, yazdıkları okuyoruz. boş vakitleri değerlendiriyoruz işte hep bi şekilde.&lt;br /&gt;ahanda ezan okunmaya başladı. çok geriliyorum bu seslerle. bi de ekşi sözlüğün bakım yazısı. ikisi de aynı etkiyi yaratıyor. onlar da bir günün bitiminin habercisi. benim onları duyuyor olmam da haytalığımın.&lt;br /&gt;yazmak ne güzel. ne kadar rahatlatıcı. herkes yazsın, kendini anlatsın.  daha çok tanısın kendini. ben okuyum onları daha çok tanıyım. bir nevi teşhircilik ve röntgencilik aslında salık verdiğim ve yaptığım. olsun. sanat da bööle bişe.&lt;br /&gt;bi de çok büyük umutlarla yapıtğım ek$iTilki pek rağbet görmedi. hayalkırıklığına uğradım biraz. neyse kendim için üretmiştim ben onu en çok. bi şeyler üretebildiğimi hala kendime göstermek için.&lt;br /&gt;yatayım artık. yarın sınav var. ertesi gün de sınav var. bahsetmek istediğim konu aklıma gelmedi. belki bahsetmişimdir unutmuşumdur sonra. iyi uykular bana...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-111629426251272529?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/111629426251272529/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=111629426251272529&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/111629426251272529'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/111629426251272529'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/05/igzrlk.html' title='işgzrlk'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-111570916535572468</id><published>2005-05-10T10:09:00.000+03:00</published><updated>2005-05-10T10:12:45.363+03:00</updated><title type='text'>ehehe</title><content type='html'>o diil de ben şimdi intihar etsem görkem çok fena olur haa. hayatı kararır, bi daa da kendine gelemez.&lt;br /&gt;heh heh hadi bakalım...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-111570916535572468?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/111570916535572468/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=111570916535572468&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/111570916535572468'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/111570916535572468'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/05/ehehe.html' title='ehehe'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-111569826127889029</id><published>2005-05-10T06:28:00.000+03:00</published><updated>2005-05-10T07:11:01.300+03:00</updated><title type='text'>dil dediğimiz ne guzel</title><content type='html'>evet nasıl hissettiğimi buldum: dizzy! hem de nasıl! dil öğrenmek bu yüzden güzel sanırım. insanın düşünmesini kolaylaştırıyo. çok severim ayrıca bu kelimeyi. bi de bağlantılı olarak sober'ı.&lt;br /&gt;uyuşuklukta son noktadayım. yaşamaya üşeniyorum. var mı ötesi yaa? haa bi de ölmeye. yok kardeşim yok libidanal kuvvetler dibe vurmuş. ne bir yaratıcılık, ne bir şevk. paso oyun oynasam, yatsam. oyun sonrası psikolojiye mi girdim acaba? tiyatro oyunundan bahsediyorum. malum çıktı bitti oyun ve tüm koşturmacası.&lt;br /&gt;ne biliyim yaa. yazmaya bile üşenir oldum işte. sevdiğim beni seven insanlar var çevremde. ne güzel. ama haketmiyorum gibi geliyo sanki onları.&lt;br /&gt;hımm. kendini değersiz görme? yok tam olarak da öyle değil sanki. sonuçta megalomanlığım baki hep. daha iyi olamadığım için mi küçümsüyorum kendimi? bak bu olabilir işte.&lt;br /&gt;her şey değişiyo. korkutmuyo ama artık beni. sonuçta şimdiye kadar değişen her şey daha iyiye gitti. daha mutlu oldum mu? bilmiyorum. sanmıyorum. olmam gerekiyo ama. şimdiden bakınca herşeyin şimdiki gibi olması gerekiyomuş gibi geliyo. bakış açısı durumu işte.&lt;br /&gt;insanın kendini çözmesi ne kadar önemli. ama olmaması gerekiyo bence. şu hareketi yapmamın sebebi şu, bununki bu. şimdi şuna karşı şöyle hissediyorum çünkü böyle böyle olaylar geçmişti başımdan. böyle düşünmemem lazım çünkü böyle olduğunda şöyle olmuştu. yeter yaaa!! yaşamak istiyorum kardeşim ben de. ya bi duygum da düşüncelerden bağımsız olsun ya... gerçi var öyle bi duygu. yatma duygusu. hiç bi şekilde önleyemiyorum onu.&lt;br /&gt;hımm. sürekli kafamın içinde binlerce düşünce. beyin sürekli çalışıyor. kaotik, döngüsel, paradoksal, sonuçsuz, boş... ama çalışıyo işte. yoruyo bu beni. bazen kapatabilmek istiyorum beynimi. gürül gürül akan şelaleri de kapatabilmek istiyorum bazen bi kaç saniyliğine de olsa. zor ama.&lt;br /&gt;insani kötülüklerden arınmak iyi diyor bazı felsefeler. mümkün diil ki iyi olsun. kıskançsa bi insan nasıl yok edebilirsin ki onu? hırsı? zarar vermeyi? ancak yönlendirilebilir belki. hırs yapmıycam diye hırs yaparsın. en azından başka şeylere hırs yapmazsın. kıskanç olursan zararlı değil daha iyisi olmak, daha iyisini yapmak için kıskanırsın. ama yok etmek? o olmaz işte. bence.&lt;br /&gt;neresindeyim yaa hayatın? nietchze diyodu ki biz gelip geçiciyiz. üst-insan geliyo. süper insan. kolay kolay gelemez heralde. ya da gelmiştir belki. bizden sonraki nesil süper. düşünmüyor. yani düşünüyolar ama bizim gibi değil. bunalımları bizden farklı, hayata bakış açıları farklı. daha mutlu görünüyolar. umarım göründükleri gibidirler.&lt;br /&gt;eskiden çok hırslıydım. düşünmezdim ama hırs nedir, iyi midir kötü müdür diye. eskiden çok kıskançtım. düşünürdüm biraz üstüne acaba neden böyleyim diye. eskiden daha çok zarar vermek isterdim insanlara. şimdi de zarar veriyorum. ama iyi kamufle ediyorum. kimse anlamıyo. belki onlar anlamadığı için zarar vermiyorum sayılıyodur. sonuçta düşünüyoruz öyleyse varız. bilmediğimiz düşünmediğimiz bişey yoktur bizim için. ya da belki insanlar anlıyolar ama çok normal bööle şeyler. herkes yapıyor yani. ben kendimi fazla abartıyorum. sanmıyorum ama. acımasızım ben kendime.&lt;br /&gt;insan ilişkileri ne garip. ben ne garibim. bazı şeyleri yaftalıyorum kötü diye ve yapmamaya çalışıyorum. ama onların yapılması gerek. onlar insani özellikler. evrimsel süreçte onlarla buralara gelebildik. erdemli olabilmek uğruna vazgeçersen onlardan kendini inkar etmiş olursun. bendin yıkılır, benliğin dağılır. keşiş rahip, mesnevi değilsin ki sen.&lt;br /&gt;insan olduğumu hatırlamam gerekiyor sanırım sürekli. kötü de görsem bazı özellikler vazgeçilmez, karşı konulamaz. nooluyo sonra? engelleyemiyosun sonra kendinden tiksiniyosun. gerçi ne yapmak istiyosun ki şu ara hımm? nedir bunca çile?&lt;br /&gt;bunalımda mıyım? bilmiyorum. sanırım değilim. bu bunalımın ötesinde bişey. doktora gitsem kesin bunalımdasın der. zaten modern psikoloji böyle bişey. herkes hasta. herkes de bunun farkında. ben anormalim, ben çılgınım, ben sapığım diye dolaşıyo ortada. hayır canım hiç biri değilsiniz. insansınız siz. bu bi oyun. bilim denilen bi çocuk oyunu. hayır büyük oyunu. daha kötü.&lt;br /&gt;avukatlık neden en önemli meslek? çünkü hayat ööle artık. kim kimi ikna ederse. belli kurallar var ki aslında çok da belli değil bunlar. çok insancıl, çok öznel ve çok toplumsal. o anki ruh haline göre değişen kurallar. bunları bilebilmek için hissiyatın gelişmiş olması gerekiyo. sanat gibi.&lt;br /&gt;çık tık, çık tık, çık tık... oyun başlama sesi. ne güzel oyun oynamak rahatlatıyo insanı. oyunlar da, şimdiye kadar yaptığım sporlar dahil, hiç hırs yapamadım. çünkü beceremeyeceğimi biliyodum. yenmek istersem yenilmeye dayanamıyorum, yenilmeyi göze alırsam yenemiyorum. bu da benim çelişkim işte hayata dair. çözümü var mı? var da uygulayamıyorum işte.&lt;br /&gt;bi sürü işim var ve hiç birini yapmıyorum. neden? bilmiyorum. üşeniyorum. bana güvenen insanlar var. benden bişeyler bekleyen insanlar var. en azından onlara saygı duyup bişeyler yapmam gerekiyo.&lt;br /&gt;ben yokum ki. evet evet olay burda sanırım. bi ben yok. birden fazla parçalanmış benler var. hepsi çevremdeki farklı insanların istediklerini yapmaya çalışıyo. benim isteklerim ve dileklerim yok bi süredir. işte bukelamun hayat. farklı insanların bildiği farklı benlerden bahsetmiyorum. biriyle tanşınca hep diğer arkadaşlarımdan bahsettiğimi farkettim. hiç hoş olmuyo bu durum. ya da biriyle yalnız kalmaktan korkuyorum. boğuluyorum.&lt;br /&gt;evet evet. boğulmak. çok önemli bi kavram benim için. sürekli değişiklik çok önemli. en kötüsü bişeylerin değiştiğini sanarken hiç bişeyin değişmemesi. off buraya kadar yazdıklarım arasında en ifade edemeyeceğim yere geldim sanırım. zaten hepsi deli saçması, senegal yazması.&lt;br /&gt;boşaldın mı canım? hayır. hımm ben boşaldım ama. zevk almadım gerçi. sigara yak geçer. geçmez ki. yakma o zaman. yakmazsam naapıcam ki?&lt;br /&gt;herşey aynı işte. her durum. isteksizlik bööle bişe işte. şunu yaparsam mutlu olurum diyemiyorum ki. her durumda mutluyum ya da her durumda mutsuz. ot oldum sanırım. insanın istekleri hayalleri olmalı. üşeniyorum ben kardeşim. herkesten ve herşeyden fazla üşeniyorum.&lt;br /&gt;vadem yetti benim. başkaları için yaşıyorum. ya da kendim için bilmiyorum. gerişi dönüşü olmayan yollar korkutur hep. geçene kadar tabii. geçtikten sonra geri dönüş olmadığı için ileriye bakmak gerekiyo. yine çeşitli yollar geliyo insanın karşısına.&lt;br /&gt;yeter....&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-111569826127889029?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/111569826127889029/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=111569826127889029&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/111569826127889029'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/111569826127889029'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2005/05/dil-dediimiz-ne-guzel.html' title='dil dediğimiz ne guzel'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-110425315716440707</id><published>2004-12-28T18:50:00.000+02:00</published><updated>2004-12-28T19:16:47.556+02:00</updated><title type='text'>Isıklar</title><content type='html'>Bugün odamdaki ışıkların bi kaçının daha söndüğünü gördüm. Kötü bi zamanlamaydı. Işıkarın sönmesi yani. Sönmeye yüz tutan şeyleri yeniden yakmaya çalıştığım bu günlerde pek etkileyici oldu bu olay benim için. Aslında bi süredir yakmıyodum bu ışıkları belki o yüzden farketmemiştim bu kadar çok sayıda olduğunu sönenlerin.&lt;br /&gt;Bugün neden yaktım çünkü fulya bişey hazırlamış benim için. beni düşünerek yaptığı için verdi, bütün gece bununla uğraşmış. o kadar etkileyiciydi ki yazdıkları... kala kaldım bi süre öylece. çok şiirsel bi insan. insanın şiirseli olur mu? oluyo. şiir bi duygudur, bir his, mantığa karşı hala en büyük silah, kelimelerin şarkısı, melodinin harfleri. bir bütündür şiir, içindeki bi sözcüğü değiştirirseniz o artık eskisi gibi olmaz. daha iyi olabilir, daha kötü de ama eskisi gibi olmayacaktır. metin değildir şiir, şiirdir o. fulyayı da anlatıyo mu bunlar? bence evet. değişimden de bu kadar uzak durması bu yüzden sanırım. değişmem mi diyo, hayır yalnızca istemiyo değişimi de değiştirmeyi de. korkuyo bence büyünün yiteceğinden.&lt;br /&gt;mantıksız mı o? evet benim hiç bi şekilde mantığıma sığdıramadığım insan. ne zor biz mantık insanları için şiir okumak. okuyamam ben zaten şiir. okusam da anlamıyorum. ama bazen geliyo çok değil 20 kelime önüme ve vuruyo beni. her biri bir saçma olup, saçma değil dom dom kurşunu olup parçalıyo bedenimi. kimisi karnıma saplanıyo, kimisi yüreğimi parçalıyo.&lt;br /&gt;bugün geldi fulya, hayır gelmeden dedi konuşmamız gerekiyo seninle diye. korktum o an ama bişey diyemedim. biliyodum çünkü olmayacak bu iş diyeceğini, görüşmeyelim bi süre diyeceğini. dünün hiç bi şey ifade etmediğini. evet anlamıyorum neden böyle? dedim ya mantığımla algılayamıyorum onu. ama onun da kendince nedenleri olduğuna eminim. ben anlamasam da. sonuçta kim kimi anlıyo ki tam olarak.&lt;br /&gt;ve bi de söz vermiştim kemdime, eğer yine görüşmeyelim derse engel olma artık, demiştim, sonuçta acı çeken o, sen ne kadar istesen de görüşmeyi, sen ne kadar sevsen de senden ne yar olur ne adam... çok tutarmışım gibi sözlerimi bunu tuttum işte. bilmiyorum zaman gerekiyodu. belki yanlış zaman, yanlış insanlar... lost in translation.&lt;br /&gt;benden bi yar olamayacağı düşüncesi çok eskilere aitti. şimdi geldi aklıma. ewet ne beni sevecek birileri olabilir diye düşünürdüm ne de ben birilerini mutlu edebilirim. ikinci kez yıkılıyo bu tezi çürütebilecek argümanlar. ve bir kez daha anlıyorum ki benden adam olmaz. olur da olmaz. üzücü. ama daha yumuşak yaşıyorum artık sanırım bunları. öçünkü çok sertleştim yine. kabuğum böyle kaplumbağaların ki gibi oldu, belki badem olup kartlaştım çiçek açmadan. fulyanın gücü yetmedi bu kabuğu kırmaya. istemedi belki. belki istedi ama çok kalındı. bilmiyorum, bilemiyorum artık hiç bişeyi. planlarım bitiyo. olanları çöpe atmam gerekiyo. beş dakika sonra ne yapacağım konusunda hiç bi fikrim yok.&lt;br /&gt;plansız yaşamak umutsuz yaşamak mı? bunu da bilmiyorum. umudum var mı? ne konuda? hiç bi konuda pek fazla umut beslemiyorum artık. yine yıkılıyo çünkü umutlar. yıkılmaması için yapmamak gerekiyo bi şeyleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;fulya'yı aramamam gerekiyo. ne kadar istesem de... şimdi o "alô" diyişi ne güzel gelirdi. olmayacak ama. belki sonra ararım.  perşembe ya da cuma. ooffffff anlayamıyorum ki neden acı çektiğini. çekmese istiyorum yine çocukça. büyümeseydik keşke.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;el-veda oluşmakta olan umutlar, planlar...  bir kez daha hoşçakalın. kimbilir belki yeniden yapabilirim sizinle, yeniden girersiniz hayatıma.  şimdilerde pek mümkün görünmese de...&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-110425315716440707?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/110425315716440707/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=110425315716440707&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/110425315716440707'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/110425315716440707'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2004/12/isklar.html' title='Isıklar'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8864251.post-109866748042542528</id><published>2004-10-25T03:22:00.000+02:00</published><updated>2004-10-25T03:24:40.426+02:00</updated><title type='text'>ilk giriş en zor giriş</title><content type='html'>bilemiyorum buralara neler yazacağımı. Umarım mutluluk anlatan ve mutluluk dağıtan şeyler olur...&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8864251-109866748042542528?l=meminin.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://meminin.blogspot.com/feeds/109866748042542528/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8864251&amp;postID=109866748042542528&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/109866748042542528'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8864251/posts/default/109866748042542528'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://meminin.blogspot.com/2004/10/ilk-giri-en-zor-giri.html' title='ilk giriş en zor giriş'/><author><name>memin</name><uri>http://www.blogger.com/profile/03451444380289927786</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='27' src='http://www.stumbleupon.com/mediumpics/426918.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry></feed>
